RSS

Kendimize bir soralım: “Biz Allah’a, Allah’ın istediği gibi iman ettik mi?”

Allah’a kul olmak

İnsanın en büyük sorunu hiç şüphe yok ki, yaratılış gayesinden uzaklaşmasıdır. Kur’an ve Hz. Peygamber s.a.v., insanın yeryüzüne Allah’a kulluk etmesi için getirildiğini, bu amaçla bir sınava tabi tutulduğunu belirtmektedir. Bu sınavda insandan istenen temel ödev, Allah ve Rasulü’ne iman etmesi ve bu ikisini hayatının merkezine alarak ömrünü sürdürmesidir. Dolayısıyla her şeyin Kur’an ve Sünnet’e uygun olması istenmektedir.

Kul, Allah ve Rasulü’nün rızasını ve isteklerini hayatının köşesine doğru ittiğinde, Allah ve Rasulü’nün dışında kalan şeylerin isteklerini ve beklentilerini karşılamaya yönelir. Bu nedenle de Allah ve Rasulü gönül dünyasından yavaş yavaş çekilir. Bunların yerini dünya hırsı, şehvet, tamah, kibir, riya, samimiyetsizlik gibi kötü hasletler almaya başlar. Bu durum devam ettikçe kul öyle bir noktaya gelir ki, kalbi Allah ve Rasulü’nün asla razı olmadığı isteklerle dolar, dünya ve onun sundukları gayesi haline gelir. Dindarlığı sadece sözde kalır, sözleriyle yaşadığı hayat arasında neredeyse bir bağlantı kalmaz. Kulluğu Allah’tan başka yöne doğru kayar. Zihnini meşgul eden şeylerin kulu-kölesi olur.

 

Kendimize bir soralım: “Biz Allah’a, Allah’ın istediği gibi iman ettik mi?” Bu sorunun ardından da Allah’ın buyruklarına ne derece uyduğumuza bakalım. Sorumuzun cevabını hemen bulacağız. Eğer sonuç bizleri hoşnut etmediyse, Rabbimiz’e olan imanımızı sorgulayalım; iman etmenin ne anlama geldiğini ve neleri gerektirdiğini bir düşünelim. Zira iman etmek sevmek demektir. Sevgilinin isteklerine râm olmaktır. Biz Yaratıcımız’ın emirlerine râm olabildik mi?

 
Leave a comment

Posted by Ocak 19, 2012 in Yazılarım

 

***BİR FIRSATTIR DUA***

 

Eğer geride bıraktıkları candan sevenleri varsa, mezardakileri daha şanslı gördüğüm oluyor bazan. Çünkü sevenlerinin ettiği dualar, yaptıkları hayırlı işler mezardakilere de ulaşır. Bizim ölülerle böyle bir ortaklığımız vardır. Onların amel defterlerinin sevap sayfaları hep açık kalır. Hz. Peygamber (s.a.v.) bir hadislerinde “Kim bir kabristandan geçerken üç defa; ‘Yâ Rab! Peygamberimizin (s.a.v.) şefaati hürmetine, bu kabristanda yatan mevtaların, kabir azapları var ise, kaldır’ derse, Allah o kabristandan kırk yıl kabir azabını kaldırır,” diyor.

Aklımız bir anda böyle bir rahmeti kavrayamayabilir. Ama söyleyen Resulullah, affeden de Rabbimiz olduktan sonra, akıl anlasa da anlamasa da ne gâm. Allah affetmek için bahaneler yaratır. Biz kendimize şunu soralım: Bu kolay duayı kaç kabristandan geçerken ettik? Mezar taşlarında sıklıkla rastladığımız bir dua vardır: “Yolcu, ziyaretten maksat bir fatihadır.”

Geçenlerde bir sohbet sırasında, “ölülerin ardından edilen duaların, dua edene de bir faydası var mı” diye sordu sevdiğim bir dost. “Elbette” dedim. Okunan dualar, yalvarışlar, o nurlu Fatihalar, okuyanın kalbinde ve ruhunda manevî bir zevk bırakıyor. Şöyle düşünün: Birisine bir hediye verdiğinizde kendinizi hoşnut hissetmez misiniz? Ölülerimize ettiğimiz dualar da onlar için hediyedir. Üstelik bizim verebileceğimiz, onların da alabileceği yegâne hediye..

Dünyanın yolları ölümle bitiyor, mezarda birleşiyor. Götüreceğimiz tek şey yaşadıklarımız ve iyiliklerimiz. Gerisi burada kalıyor. Bazen hiç ama hiç, duaya istekli bir hâlim olmamasına rağmen, kabirdeki dostlarımızın mânevî ihtiyaçları hatırıma geliyor, bari onlara bir faydam dokunsun diye, dilim mırıldanmaya başladığında, içimde bir duygu seli coşup, akıyor. Emin olun en sıkıntılı haller yerini feraha ve sevince bırakıyor.

Bundan da duaların adresine ulaştığına inanıyorum. Onların yaşadıkları hâl, dalga dalga kabir âleminden kalbimize doğru yansıyor, yayılıyor. Hz. Peygamber bizi vefat etmiş dostlarımıza duaya teşvik için: “Sevdiklerinize ettiğiniz dualar, onlara nurdan bir tabak içinde takdim edilir,” diyor. Dilimizi her halde ve her şartta, duadan kesmemek gerek. Duada, hiçbirimizin tahmin edemeyeceği müthiş sırlar var.

Rabbimize karşı görev bilinci içinde âcizliğimizi ve zayıflığımızı ilân ederken, kıvrana kıvrana kıvamın zirvesine ulaştığımız bir güzelliktir dualar. “Vermek istemeseydi, istemek vermezdi.” sırrınca, madem bizim hatırımıza sevdiğimiz dostlarımız için dua etmek, onlar için hayır istemek duygusu veriliyor; bu istemenin karşılığı mutlaka yine isteten tarafından verilecektir. Yeter ki, biz en saf ve en temiz duygular içinde Rabbimize yönelmiş olalım.

Bugün bana, yarın sana. Kabrin arkasında milyarca insan bizden dua bekliyor, tek ümitleri sevdiklerinin kalplerinde yaşattıkları hayırlardır. Evet, dua yaşayanlar için de, kabirdekiler için de bir fırsattır. Dua, tutunacak bir daldır. Şimdilik yaşayanlar olarak bu son fırsatı kaçırmamak, bu dala sıkıca tutunmak dileği ve duası ile hepimizin Hicrî yılı mübarek olsun, yeni sayfalar, yeni hayatlar ve yeni başlangıçlar dolsun hepimiz için..

Selim Gündüzalp

 

 
Leave a comment

Posted by Aralık 27, 2011 in makale

 

Dem Bu Demdir Kardeşler! An Bu An!..

“Hayatımızın her anını ahiretim için ne yapabilirim?” düşüncesi altında dolu dolu yaşamamız gerektiğini, boş geçirecek bir anımızın bile olmadığını hep bilir söylerim.
Buyuruyor  ki Rahman; “O kitaba sımsıkı sarıl! O’nunla hayatına yön ver, ebedi kurtuluşa er!”
Gelin hep birlikte düşünelim:
Bir sınavdayız. Belirli bir zaman ve birtakım sorular verilmiş elimize. Çetin bir sınav… Bu sınavın çetin oluşunun en önemli müsebbibi, hemen yanı başımızda oturan ve bizi sürekli yanıltmaya çalışan adı NEFS olan sıra arkadaşımız.Hem ona kanmamaya çalışacaksınız, hem de başarılı olacaksınız. Gerçekten zor…

 Ama bunun yanında pekçok kolaylık da tanınmış bize. Alışılagelmiş sınavların aksine Rehber Kitabımız elimizin altında!
 Yani O’ndan faydalanıp doğru cevapları bulabiliriz. Üstelik İlahi Rahmet’e bakın ki; bu sınavda yanlışların karşılığı 1=1, doğruların puanı ise 1=10!
Bütün bu imtiyazlara rağmen, sınav zamanı dolup da kağıtlar elimizden toplanmaya başladığı zaman itiraz etmeye cesaret edebilir miyiz dersiniz?
O zaman Dem Bu Demdir Kardeşler! An Bu An!..
Bir an önce toparlanıp Allah’ın rızasını kazanma gayreti içerisine girelim. Aslında ben bunları yazarken, öncelikle kendimi toparlamaya çalışıyorum inanın.


Gaffar olan Yüce Rabbim!
Gizli pişmanlıklarımı bilen Sen’sin… Yine bağışla beni… Hatalarım affın için bahanedir, affınla temizle beni. Nefsimin beni isyana zorlamasına izin verme! Dünya çölüne düşmüşüm, ben bana yetmiyorum, kendime çare değilim. Nefsimin takvasını ver, onu temizle! Amin…

 
Leave a comment

Posted by Aralık 27, 2011 in Yazılarım

 

ASIL DÜŞÜK AKILLILAR KİMLERDİR?..

Samimi ve vicdan sahibi iyi insanlar, yaşadıkları toplumdaki diğer insanlara ahiretin, hesap gününün varlığı, Allah sevgisinin ve korkusunun önemi gibi konuları anlatır, onları Kur’an ahlakının güzelliklerini yaşamaya davet ederler. Samimiyetleri insanları olumlu etkiler ve toplumda zamanla Allah inancı, güzel ahlak, iyilikler, güzellikler, dostluklar, saygı ve sevgi artmaya başlar. İnsanların kalpleri birbirine ısınır.

Kuşkusuz bu durum kötülerin, fitne ve hasetçilerin, ahlaki ve imani zafiyet içindeki kişilerin hoşlanmadıkları bir gelişmedir. Bu yüzden iyileri yollarından alıkoymak için onları düşük akıllı, deli, yobaz, sığ görüşlü, gerici olarak nitelendirirler. Deli ya da sığ görüşlü birinin görüşlerine değer verilmeyeceğini bildikleri için özellikle bu taktiği çok yoğun kullanırlar.

Kötüler, müminlerin toplumdaki saygınlıklarını yok etmek için hesaplar yaparlar. Ancak hesaplayamadıkları bir konu vardır ki, bu sahtekar, ikiyüzlü, sinsi, şeytani karakterli kişiler hiçbir zaman sonunda başarıya ulaşamazlar.

Yaşanan durum Allah’ın kanunudur, bir sınamadır. Peygamberler, elçiler, sahabeler, Allah yolunda çalışan her Müslüman bu uygunsuz üslup, alay ve suçlamalarla karşılaşmıştır.

Kalpleri hastalıkla kararmış bu kişilerin, müminlere karşı içlerinde besledikleri kin ve nefretin dozu, alaycı ve hakaret dolu sözleriyle deşifre olandan daha fazladır. İnkarcılardaki bu nefretin nedeni, müminlerin, iftiracı, ahlaksız, vicdansız ve Allah’ın sınırlarını çiğneyen bu kimselerle birlikte olmamalarıdır. Her durumda Allah’ın buyruklarını kendi çıkarlarından üstün tutmaları da bir başka nedendir.

İnkarcılar, iyileri küçük düşürmeye çalışırken onlara çirkin lakaplar takar, onlarla birlikte olan müminlerin de düşük akıllı ve sığ görüşlü olduklarını iddia ederler. Böylece müminleri değersiz hale getirebileceklerini zannederler. Kur’an ise asıl düşük akıllıların kimler olduğunu haber verir:

Ve (yine) kendilerine: “İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin” denildiğinde: “Düşük akıllıların iman ettiği gibi mi iman edelim?” derler. Bilin ki, gerçekten asıl düşük-akıllılar kendileridir; ama bilmezler. (Bakara Suresi, 13)

Alaycılık ve çirkin söz söylemek karakterlerinin bir parçası olan kötüler, samimi müminleri alaya aldıkları gibi, onların savundukları değerlerle de alay ederler. Bu çirkin davranışlar karşısında mümin, kendinden önceki elçi, peygamber ve diğer müminler gibi davranır. Onlar gibi sabreder, Allah’ın bir kanununa şahit olduğu için tevekkülle karşılar. Gösterdiği güzel ahlakın, derecesini artırmasını ve ahirette en güzel karşılığı almayı umut eder.

Orta yere kitap konduğu o gün, peygamberler ve şahidlerin getirildiği ve aralarında hak ile hüküm verildiğinde kimse haksızlığa uğratılmaz. O gün mümini, Rabb’inin, Katından rahmetle yarattığı sonsuz nimet ve güzellikler sarmıştır. Kötüleri ise sarıp kuşatan, sonsuz azaptır.

Andolsun, senden önceki elçilerle de alay edildi, fakat içlerinden küçük düşürenleri, o alaya aldıkları (azap) sarıp-kuşatıverdi. (Enbiya Suresi, 41)

 
Leave a comment

Posted by Aralık 23, 2011 in İslam

 

Sevgi söz değil özdür.

Sevgi kağıda yazılmaz, kalbe kazınır.
   Sevgi, ya var, ya da yoktur. Biraz var, biraz yok olmaz.
   Sevginin tam tarifi yapılamaz. Çünkü sevgi sadece akılla kavranmaz. Çünkü sevgi, kalpten kavranan ve yaşanan bir güzelliktir. Bu sebeple de, kalpsizlerin, merhametsizlerin ve maddecilerin sevgiden söz etmeye hakları yoktur.
   Hem dünyanın peşinde olacaksın, maddi kazançların ince hesapların içinde kaybolacaksın, hem de sevgiyi yaşayacaksın, olur mu?
   Böyle biri ancak sevginin sözünü edebilir, özünü ne bilir, ne de bildirebilir…
İşte bu yüzden çağımız, sevginin çok yazıldığı, çok söylendiği bir zaman dilimi haline gelmiştir .. Zira, yaşayan azaldıkça, sözünü eden çoğalmaktadır.
   Sevgi anlatılamaz, yaşanır. Sevgiyi yaşayamayanlar hep anlatıyorlar, sürekli ondan söz ediyorlar. Bu ya bir sahteciliktir, ya da yaşayamadığına hasretlenmek, hatta hasetlenmek…
Bu durumda ortaya çıkan sevginin sömürülmesi, içinin boşaltılmasıdır.
   Söylenen ve yazılan, yürekten taşan ve içte taşınamayandır.
Böyle olduğu içindir ki, Akif merhum bile, “Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizarım” diye dertlenir.
Sevgiyi asıl söyleyen, bedenin bütünüdür. Çünkü insanın içini gerçek anlamda sevgi donatırsa, bütün vücut ruhun dili olur. Sevgiyi yaşayan aldığı nefes, attığı adım sevgi olur. Sevgi ayrı ve özel bir eylem olarak görünmez sevende… Çünkü onun her işi, her sözü, her özelliği sevgiden ibarettir.
Sevgi insanı, ekmeksiz, susuz, hatta havasız yaşar ama, sevgisizliğe dayanamaz. Onun ekmeği, suyu, havası sevgidir.
   Böyle olunabilir mi diye düşünen, böyle olamaz. Sevgi pazarlıkla var olamaz. Sevgi, çıkar hesaplarıyla, verme alma planlarıyla yaşamaz.
   Çünkü sevgi, fedakarlıktır.
   Sevgi, sevdiğinde fani olmaktır.
   Sevgi, sevdiğinin, “Hadi! Dediğinde, “nereye?” diye sormamaktır.
Böylece sevmeyen ve böylesine sevilecek olanı bulmayan, sevginin uzağındadır.
Öyleyse, en çok sevilmesi gereken, bu muhteşem duyguyu yoktan yaratıp yüreklerimize hediye edendir. En çok sevgi, sevmeyi bize öğretene olmazsa, sevgiye saygısızlık yapılmış olmaz mı?

Read the rest of this entry »

 
Leave a comment

Posted by Aralık 23, 2011 in makale

 
 
Follow

Get every new post delivered to your Inbox.