Namazda Huşu ve Gaflet
Yazan: gulayozturk Haziran 15, 2008

Niyazi Beki
Namazın Ruhu Huşudur
KUR’ÂN’DA kurtuluşun anahtarı, içinde huşuu barındıran namaz
gösteriliyor.
“Muhakkak ki, iman edenler kurtulmuştur. Onlar öyle kimselerdir ki,
namazlarını huşu ile kılarlar” (Müminun, 23/1-2) mealindeki ayette bu
ruhu görebiliriz.
Fakat şu da bir gerçektir ki, bir çok Müslüman sürekli olarak, samimi
bir şekilde namaz kıldığı ve kılmak istediği halde, insanî bir gaflet
hali yaşayabiliyor ve her an huşu içinde olamıyor. O halde bu
dermansız derdin teşhisini doğru koymak gerekir.
Namazda Huşu Ne demektir?
HUŞU: Sözlük anlamı itibariyle; korkmak, itaat etmek, tevazu
göstermek, boyun eğmek demektir. “O gün insanlar, hiçbir tarafa
sapmadan Hakkın davetçisine uyarlar. Gözler Rahman’ın
heybetinden `huşu’ içerisine girmiş(kısılmıştır). Artık bir
fısıltıdan başka bir ses işitemezsin” (Ta Ha, 20/108) mealindeki
ayette, kıyamet gününde, insanların Allah’ın heybet ve azameti
karşısındaki korkuları, bükülüşleri, alçalışları, sessiz-sedasız
duruşları `huşu’ kavramıyla ifade edilmiştir.
“İman edenlerin kalpleri, Allah’ı ve O’ndan gelen hakikatleri
hatırlayarak huşu ile dolma zamanı gelmedi mi?” (Hadid, 57/16)
mealindeki ayette huşu kavramı doğrudan kalbin bir fonksiyonu olarak
ortaya konmuştur.
Terim olarak Huşu; bir yandan çekinmek, korkmak, boyun eğmek gibi
kalbin bir eylemi, diğer yandan sükûnet içinde olmak, hareketsiz
duruş sergilemek gibi organların bir eylemi olarak kendini gösterir.
Buna göre, Huşu; aslı kalpte, tezahürü (yansıması) bedende olmak
üzere iki yönlü bir etkileşimin adıdır.
Huşuu yansıtan bir hadis: Hz. Ali anlatıyor:
Hz. Peygamber (a.s.m), rükûda şu duayı okuyordu:
“Allah’ım! Senin için rükûa vardım, Sana iman ettim, Sana teslim
oldum. Kulağım, gözüm, beynim (iliğim), kemiğim ve damarım (sinirim),
sana karşı huşu içerisine girmiştir.” (Müslim, Müsafirin, 201).
Namazdaki Huşuun
İki Unsuru:
Tahliye (boşaltma) ve
Tahliye (doldurma)
TAHLİYE: Arapça orijinli bu kelimenin üçüncü harfi `h’, noktalıdır.
Türkçe’de “evi tahliye etme”, bu anlamdadır.
Konumuzla ilgili olarak; namaz kılanın iç âlemini arındırması,
temizlemesi, namazla ilgili olmayan düşünceleri kalbinden çıkartıp
atması, duygu ve düşünce yuvasını—Rabbinin huzurunda—huzurunu bozan
her türlü tasavvurlardan tahliye etmesi anlamına gelir.
Tahliye: Yine Arapça orijinli olan bu kelimenin üçüncü harfi `h’ ise,—
gözlü `ha’ değil—noktasız `hı’dır. Süslemek, ziynet eşyasıyla
donatmak anlamına gelir.
Namazda tahliye demek; Namaz kılan kimsenin kalbini, aklını,
duygularını, bütün iç âlemini ilâhî huzurla canlandırması, namazın
hakikatleriyle süslemesi demektir.
Kelime-i tevhitte, tahliyeye (temizleme) ameliyesine öncelik
verildiği gibi, namazda da bu hususa öncelik vermek gerekir.
Bilindiği üzere, Kelime-i Tevhitte, önce `la’ edatı, bir süpürge
görevini üstlenmiş ve yoldaki tüm mevhum (batıl) ilahları ortadan
süpürüp silmiştir. Kalbin yuvası, `la’ ile yapılan tahliye
ameliyesine tabi tutularak şirkin kirlerinden temizlendikten sonra,
söz konusu kalbin sahibi, “illa” asansörüyle tevhid sarayına çıkmış
ve onun hakikatiyle süslenmiş olacaktır. “Lâ ilâhe İllallah”, bu
hakikati ifade etmektedir.
Bu husus namazda da geçerlidir. Masivanın (Allah’ın dışındaki
varlıkların) manevî kirlerinden temizlenmeden, gerçek anlamda
Allah’ın manevî huzuruna çıkmak ve “huşu” mertebesine ulaşmak mümkün
değildir.
Çünkü insanın duyguları, birer sarmaşık otu gibi, meşgul oldukları
şeylere yapışıp kalırlar. Bunların ellerini masivadan çektirmeden,
Yüce Allah’ın huzuruna çıkmak ve huşua ermek çok zordur. Ayranla dolu
bir kabı sütle doldurmak için ayranı boşaltmaktan başka çare var mı?
Bu fizik kuralı, metafizik için de geçerlidir. Kalp de bir kaptır;
içindeki Masiva ayranını dökmeden huzur ve huşu sütünü
dolduramazsınız.
O halde, namazda iken yine de dünyevî meşgalelerle haşir ve neşir
olmamızın sebebi, söz konusu ilmî ve tecrübe edilmiş kuralı
uygulamayışımızdan kaynaklanmaktadır. Dünya işleri daha bütün
sıcaklığıyla kalbimizde yer etmeye devam ederken, namaza durmaya ve
sonra da “neden huzur ve huşua eremiyoruz” diye şikâyette bulunmaya
hakkımız yoktur. Çünkü —deyim yerindeyse—oyunu kuralına göre
oynamıyoruz. “Öyle iman etmişim ki, gaip perdesi açılsa artık imanım
artmaz” diyen Hz. Ali bile, namaza durmadan önce söz konusu
temizlenme ameliyesine başvurduğu halde, biz kalkıp da çok güçlü bir
zamkla dünyaya yapıştırdığımız duygu bantlarımızın kendi kendine
sökülmesini ve yepyeni bir pozisyona yönelerek ona göre
şekillenmesini bekleye bilir miyiz? Bu fizik kanunlarına aykırı
olduğu gibi, imtihan sırrına da aykırıdır.
Aslında, temizlik ve abdest gibi ön hazırlıkların namazdan önce
öngörülmesinin bir hikmeti de budur. Abdest almakla; bir yandan maddî
yönden temizlenme ameliyesini gerçekleştirdiğimiz gibi, fikir, zihin
duygu plânında da manevî bir temizlik işini icra etmiş ve bunu
yaparken de, sıkı bir kontrol ile zihnimizi ve duygularımızı biraz
sonra huzuruna varacağımız Yüce Yaratanımıza yönlendirmekle, önemli
bir mesafeyi kat etmiş oluruz.
Huşu, Namazın hem
çekirdeği hem de
Meyvesidir.
NAMAZ huşu sahiplerinin dışındakilere ağır gelir” (Bakara, 2/45)
mealindeki ayette huşu, namazın çekirdeği olarak gösterilmiştir.
“Muhakkak ki, iman edenler kurtulmuştur. Onlar öyle kimselerdir ki,
namazlarını huşu ile kılarlar” (Müminun, 23/1-2) mealindeki ayette
ise huşu, namazın bir meyvesi olarak gösterilmiştir.
Huşuun zıddı gaflettir. Gaflet ise, bir şeytan üçgenidir. Şeytan
namazla ilgisi olmayan şeyleri hatırlatıp telkin eder. Nefis, daha
önceki meşguliyetini namazda da devam ettirmek ister. Disipline
alışmamış fikir ise, Allah’ın huzurunda olduğunu düşünmeden rast gele
şeylerle eğlenmek ister. Deyim yerindeyse— huzuru kaçmış bir namaz
sahnesinde—şeytan çalar, nefis oynar, fikir de eğlenir, adam da
havasını alır. Bu sebeple, vesvese ve lüzumsuz işlerle meşgul
olduğumuzu fark eder etmez, hiçbir şey olmamış gibi huzura dönüp
yolumuza devam etmemiz gerekir. “Aman niye böyle oldu?”ya bile yer
vermemeliyiz.
Huşu ile kılınan bir namazın huşusuz kılınan bir namazla aynı olması
zaten adalet ölçüsüne de terstir. Ancak baştan sona kadar huzuru
yakalamak da güçtür. Mühim olan namazdaki gafletle geçen zaman
dilimini asgariye indirmektir. Yoksa ondan bütün, bütün kurtulmak
insanın yapısına aykırıdır. Deyim yerindeyse, bu hastalık genetiktir,
tedavisi güç bir musibettir.
Bu zorluğundan ötürüdür ki, Hz. Peygamber (a.s.m)—bazılarına göre
Uhud savaşından dönerken—:”Biz küçük savaştan döndük, artık büyük
savaşa gideceğiz”(Tahricu ahadisi’l-İhya-hay ile birlikte- III/7)
diye buyurmuş ve bunun nefisle savaş olduğunu söylemiştir. Nefisle
mücadele etmenin en zorlu sahnesinin de namaz olduğu ifade edilmiştir.
Nitekim, Maun Suresi’nin azarlamasını değerlendiren Hz. Ali, Hz. İbn
Abbas ve Hz. Enes gibi bazı sahabîler, ayetteki inceliğe dikkat
çekmiş ve “namazdan” ifadesinin, “namazda” tabirinden çok farklı
olduğunu söylemişler.
Buna göre: “Fi salatihim” denilse, namazlarında gaflet gösterenlerin
vay haline, anlamı çıkar ve yanlış olur. Çünkü, namazda gaflet
etmemek, sehiv yapmamak insan gücünün dışında bir şeydir. Kaldı ki,
Hz. Peygamber (a.s.m)’in bizzat namazda sehiv yaptığı bilinmektedir.
Fıkıh kitapların hepsinde, “Namazda sehiv yapma” bölümü vardır.
Onun içindir ki, ayette “an salatihim” denilmiştir. Yani onlar ki,
namazlarından gaflet ediyorlar. Yani; namazın kendisinden haberleri
yoktur, onu tamamen unutuyorlar, ehemmiyet vermiyorlar. İnsanlara
karşı bir gösteriş kaygıları olmazsa asla kılmazlar.
Bu sebepledir ki, bazı alimler bu ince farka işaret etmek üzere
demişler ki; Allah’a şükürler olsun ki, Kur’an’da “Fi
Salatihim=Namazlarında” demeyip de “An salatihim=Namazlarından”
demiştir.
Sonuç olarak, namazı huşu ile kılmak, beden ve ruh bütünlüğü
içerisinde, huzura varmak ve huzura ermektir. Buna ulaşmak için maddî
ve manevî hazırlık yapmak gerekir.