BERAT KANDİLİMİZ MÜBAREK OLSUN
Yazan: gulayozturk Ağustos 15, 2008

Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde Berat Gecesinin feyiz ve bereketini çeşitli şekillerde nazara vermektedir.
“Şâban’ın 15. gecesi geldiğinde geceyi uyanık ibadetle, gündüzü de oruçlu olarak geçirin. O gece güneş battıktan sonra Allah rahmetiyle dünya semasına tecelli eder ve şöyle seslenir:
“İstiğfar eden yok mu, affedeyim ve bağışlayayım. “Rızık isteyen yok mu, hemen rızık vereyim.
“Başına bir musibet gelen yok mu, hemen sağlık ve afiyet vereyim.
“Böylece tan yerinin ağarmasına kadar bu şekilde devam eder.”s
Çünkü o gece İlâhi rahmet coşmuştur. Berat Gecesi beşer mukadderatının programı çizilirken insanlara verilen eşsiz bir fırsattır. Bu fırsatı değerlendirip günahlarını affettirebilen, gönlünden geçirdiklerini bütün samimiyetiyle Cenab-ı Hakka iletip isteklerini Ondan talep eden ve belalardan Ona sığınan bir insan ne kadar bahtiyardır. Buna karşılık, her tarafı kuşatan rahmet tecellisinden istifade edemeyen bir insan ne kadar bedbahttır.
Evet sevgili kardeşler..
bu mübarek gece çok tevbe edelim inşallah…
Ben pişmanım… diyebilmek….
Mükemmellik sadece Allah’a mahsus. Beşer ise şaşar.
Beşerin de hepsi bir değil. Bazısı bazen şaşar, bazısı daha çok.
Şaşmak, yani hata etmek, her şeyi mahveden, telafisi imkansız bir eksiklik
değil insan için, insan olmanın bir tabiatı.
Fakat normal olmayan, hoş görülemeyecek olan, hatada ısrarlı olmak. Şaşmayı,
hataya düşmeyi hal edinmek. Bir elbise gibi giyinmek. Beşer olma durumunu
zaaflarına, hatalarına kalkan edinmek.
İşte bu durum beşer olmaya yakışan, yaraşan bir hal değil. Zira hatada
ısrarla insanlık haysiyeti tehlikeye girer. Kişinin izzeti nefsi yaralanır,
şerefi düşer.
Oysa insan, şerefli yaratıldı. Ona şerefini Yaradanı verdi. Ona “eşref-i
mahlukat” dedi.
Bu durumda beşerin en önemli görevi, kendisine bahşedilen bu şerefi korumak
değil midir? Öyledir, öyle olmalıdır.
Hatalara rağmen “şerefli” kalmak çok mu zor? Değil elbette. Yolu öğretilmiş.
Tarihin en başından beri insanlığa rehber kılınmış kutlu elçiler tarafından.
Çok kolaymış meğer. Yolun aslı hataya pişman olmak imiş.
Pişman olmak sadece insana özgü. O halde çok insanî, tamamen insanî.
Önce hataları hata kabul etmek. Yakışmadığını, insanlık şerefiyle
uyuşmadığını idrak etmek.
Sonra yaptığına pişman olmak.
Sonra bir daha yapmamaya karar vermek, azmetmek…
Nihayet güzel bir dönüşle dönmek. Doğruya, doğru istikamete… Hep doğruya
gitmek, yani dosdoğru olmak…
İşte böyle bir pişmanlık, böyle bir dönüş, bu dört adımlık dönüş, kesin bir
dönüştür. Makbul bir dönüştür. Bu dönüşün adı “nasuh tövbesi”dir.
Böyle bir tövbe her şeyden önce Cenab -ı Mevlâmız’ın bize bir emri: “Ey
inananlar, tövbe-i nasuh ile Allah’a dönün…” (Tahrim,
Böyle bir tövbe, aynı zamanda o Yüce Elçi’nin bir müjdesi: “Günahlarına
tövbe eden kişi, hiç günah işlememiş gibidir.”
Evet işin sırrı pişmanlıkla tövbe imiş.
Meğer ne güzelmiş kalbin derinliklerinden kopup gelen şu sözler: “Ya Rabbi
ben pişmanım. Yapmış olduğum bütün günahlardan… Keşke yapmasaydım…”
Bu bir dönüş. Kendi özüne dönüş. Varoluş sebebine, asaletine… İnsanlığa…
Nice bin hatadan arınmaya…
Eğri- büğrüden dosdoğruya..
Bu dönüş çok ciddi bir dönüş. Hayatın dönüşü.
Bu dönüşe şahitler lazım.
Hatalar gizliydi, ama dönüşe şahitler lazım.
Onlar hazır, hep bu anı beklediler:
Müminler şahit. Ruhanîler şahit. Rabbanîler şahit. Melekler şahit. Allah
şahit…
ismail demiş
emeğine sağlık allah senden razı olsun
gulayozturk demiş
İşmail kardeşin Mevlam cümlemizden razi olsun inşallah..
hayırlı kandiler