RSS

Aylık Arşiv: Mayıs 2009

Gençlerden ne istiyordu Yüce Nebi (sav)

Önce güçlü bir iman istiyordu.Allah’a (c.c.)

inanmayı ve emirlerine sımsıkı sarılmayı tavsiye ediyordu.

Sonra başta namaz olmak üzere tüm farz

ibadetlerimizi yerine getirmeyi istiyordu.

Başka?

“Aman gençliğin tehlikelerine dikkat” diyerek gayri meşru

şehvetten,boş eğlencelerden,gereksiz zevklerimizden

vazgeçmemizi istiyordu.

Ölümü,Ahireti,Cenneti,Cehennemi düşünmemizi,Cennet

gençlerinin efendilerini örnek almamızı emrediyordu.

Kısaca,tam bir Mü’min,tam bir Müslüman olarak

yaşamamızı,idealist bir genç olmamızı öğütlüyordu.

“Bana ihtiyarlar muhalefet etti,gençler yanaştı.” diyen

Nebi’ler Nebi’sine (sav) bizde yanaşalım.

Madem genciz,elimizi O’na uzatalım;ondört asır önce

akıttığı bu berrak kaynaktan kana kana içelim.


 
Leave a comment

Posted by Mayıs 31, 2009 in Yazılarım

 

Etiketler:

Açın kalp kapılarınızı!

Her şey gönlün derinliklerinden geleni fark etmekle başlar. Onu anlamakla
kemale erişir. Ondan nasiplenebilmekle de zirveye tırmanır.

Allah herkesin kalbine bir kapı koymuştur, derinliklerde gizli. Bu kapıdan
girenler hüsrana uğramazlar, o kapıya erişenler nasipsiz kalmazlar. Bu kapı
Hak kapısıdır.

Vermeyi istemeseydi istemek duygusunu vermezdi. Önce istemekle başlar her
şey. Cüzi irade ile başlangıcı bizim yapmamız gerekir. Gerçi Allah sebepler
dairesi dışında bazı kullarına özel lütuflar verebilir ve kapılarını kendi
açabilir ama bu istisnai durumdur, genele mal edilemez.

İradeniz ile almanız gereken yolu aldığınızda inayet-i ilâhi tecelli eder ve
Allah kendisinden başka kapılara yönelmenizi, rahmeti ile engeller.

Kul muhabbet kapısından girince o güne kadar hiç görmediği, belki sadece
duyduğu bir sevgi çağlayanına ulaşmış olur. Sevdiğinden daha fazla seven,
onu ondan daha iyi bilen ve her ihtiyacını verebilme kudretinde olan Zata
ulaşır.

Bu, dünyadan ve çevremizden yüz çevirmek değildir. Sevginin merkezine tüm
sevgilere en layık olan oturtulur, tüm sevmeler de O’nun çevresine. Yani
önce O sevilir, sonra her şey O’nun için sevilir.Bir kalpte iki sevgi olmaz
sözünü de bu doğrultuda anlamak gerekir.

Bu kapının anahtarı tefekkürdür ki bilinen ibadetler içerisinde semeresi en
çok olanlardan biridir.

O’nu bulmak marifet iledir. Marifet de tefekkür ile olur. Önce kendi içinize
dönmeyi öğrenin. Kafanızda sizi meşgul eden tüm problemler ve muhakemeleri
bir tarafa bırakın. Dupduru olun. Sonra kalbinizin derinliklerine doğru yola
çıkın. O bize, bizim tahmin ettiğimizden daha yakındır.

Açılın kalp kapıları! Rabbimi bulmaya geldim deyin. Rabbinizi orada sizi
bekler bulacaksınız.

Hiçbir şey söylemeyin isterseniz. Kalbinizin tüm burukluğu, içinizin tüm
susamışlığı ve günahlar altında iki büklüm olmuşluğunuzla sadece Ya
Rabbi!deyin, yetecektir.

Kulunun kendisine dönmesi kadar O’nu hoşnut eden başka bir şey olmayan
Rabbimizin,Lebbeyk Kulum! Söyle ne istiyorsun? Nedir seni üzen? Beni bulan
ve rızamı alan kulumu ne mahsun edebilir ki? Sen mahsun olma. Ben senin
vekilinim dediğini duyarsınız belki Rabbim nasip ederse.

Bu öyle bir lütuftur ki onu elde edenin kapısını çalacağı başka bir merci,
açamayacağı hiçbir kapı kalmamıştır.

Öyle bir sevgiliyi sevin ki size her şeyi vermeye gücü yetsin, her
ihtiyacınızı görsün, sizi hep gözetsin. Öyle bir sevgiliye kendinizi
sevdirin ki O sevdi mi kainattaki tüm kullarına da sizi sevdirsin. O’nun
adıyla çaldığınız tüm kapılar ardına kadar açılsın. Muhabbetiniz muhabbetle
mukabele bulsun.

İşte insanın yaradılış gayesinin başlangıç noktası budur. Diğerleri onun
arkasından gelir.

Unutulmaması gereken bir fark vardır. Allah’ı bilmek ayrıdır, O’nu idrak
etmek ayrıdır. Bilmek marifetle, idrak tefekkür ile olur.

Her şeyde esma-i ilahiyeyi görmek marifettir. Allah’ı her yerde görmenin,
bilmenin belli bir mantığı yoktur. Bu his dünyası ile ilgilidir. Allah’ı
bilmek ancak onu hissetmekle olur.

O tecellileri tefekkür etmek de idrake götürür. Allah’ı idrak ettiğinizde
kemalâta ermiş, kalbinizde mutmainliği yakalamışsınız demektir. Artık kalp
kapılarınız ardına kadar açılmıştır. Attığınız her adım sizi ayrı bir
muhabbete, gördüğünüz her lütuf ayrı bir hayrete götürecektir.

Artık her anınızda O’nun büyüklüğünü ve muhabbetini gözyaşları içerisinde
seyre koyulacak, Sübhanallah ile ayrı bir tefekkür, Allah-u Ekber ile başka
bir hayret, Elhamdulillah ile de şükür ufuklarını yakalayacaksınız Rabbimin
izniyle.

Rabbim bizleri kendini hakkıyla idrak eden kullarından eylesin. Amin.

 
Leave a comment

Posted by Mayıs 31, 2009 in Yazılarım

 

Etiketler:

Asrımızın en büyük manevî tehlikesi…

Asrımızın en büyük manevî tehlikesi, cazibesine kapılarak dünyayı bilerek
ahirete tercih etmektir.

Her türlü manevî vasıta, insanın dikkatini ve alâkasını süslü bir vitrin
hâline gelen dünyaya çekmekte, dünyada ebedî kalacak vehminin arkasında
gaflete daldırmaktadır.
 Heves ve arzuları kamçılayan moda, güzel yaşamaya
teşvik eden her türlü gösteriş ve reklâm, mütemadiyen asrımız insanının
ihtiyaçlarını çoğaltmakta, o sun’î ihtiyaçların peşinde sonu gelmez bir
koşunun içine sürüklemekte, âdeta zamanını hapsetmektedir. Âdetler,
gelenekler-görenekler (İslâm’a ters düşenler), belâlarıyla birçok güzel
haslet ve hakikatleri terk ettirerek, insan benliği, varlığı, ruhu
hapsedilmektedir.

Medeniyetin çekici ve aldatıcı görünüşleri, toplumun her kesimini tesiri
altına almaktadır. Bu bakımdan asrımızda insan hayatı, bilhassa cemiyetin
hâli dehşetli, ancak cazibeli, elîm fakat meraklı bir vaziyet almıştır ki,
insanın ulvî lâtifelerini, kalp ve aklını azgın nefsinin arkasına takıp,
pervane gibi o fitne ateşlerine düşürmektedir.

Hâlbuki, insanın bu dünyaya geliş gayesi sadece zevkle yaşamak, rahat içinde
hayat sürüp gitmek değildir. İnsana verilen bunca lâtif ve ulvî duygular,
bunca zengin cihazlar, sadece fânî hayatın ve nefsin arzularının tatmini
için değildir.

En başta gelen gayesi, nimetlerin kıymetlerini takdir edip, veren Cenab-ı
Hakkı tanıyarak şükretmek, ibadet vazifelerini yerine getirmektir.

Bilhassa bugünkü gibi dikkatlerin dünya hayatına yöneldiği bir toplumda,
günahlardan kaçınmak bir yana dursun, insan alışkanlıkla, ülfet peyda ettiği
bir takım hadiseler karşısındaki hassasiyeti kaybetmek, günahı günah olarak
teşhis etmemek tehlikesiyle bile karşı karşıyadır.
Dinî musibetler de eğer
insana ızdırap vermiyorsa, bundan korkmak gerekir. Maalesef insanı âdeta
uyuşturarak, manevî ızdırabını unutturacak su-i istimal ve eğlence
vasıtaları pek çoktur.
Manevî hastalıklar karşısında da dikkati eğlence ve
sefahate çevirecek ızdırabı unutmaya çalışmak insanın manevî hayatını
büsbütün harap etmesinden başka bir işe yaramaz.

Böylece dinî musibetler karşısında Müslümanın mükellefiyeti, daima uyanık
bulunarak onları musibet olarak teşhis edebilmek, şartlar ne kadar ağır
olursa olsun, Hakka sahip çıkmakta ve dinî hayatı yaşamakta sebat etmek
olarak ortaya çıkmaktadır.

Böyle zamanlarda insanın sadece günahlara mukavemet ederek az bir zamanda
kazandığı sevap, müsait şartlar altında uzun zaman ibadetle elde edilecek
sevabı çok gerilerde bırakabilir. Bu kimseler Peygamberimizin müjdesine
mazhar olmuş bahtiyar insanlardır. Bir hadis-i şerifte şöyle
buyurulmaktadır:

“İnsanların fesada sürüklendiği bir zamanda, benim sünnetimi yaşatanlara
selâm olsun.” (Tirmizî)

Günahların yaygınlaştığı zaman ve çevre içinde insanın Peygamberimizin
sünnetine sarılarak onu yaşatmaya çalışması, gerçekten büyük bir
fedakârlıktır.
Bir kimse ki, Peygamberimizin sünnetini insanların onu terk
ettiği bir zamanda terk etmemiş, yaşamış ve yaşatmaya çalışmıştır, Allah ve
Resulü de o kimseyi, yardıma en çok muhtaç olduğu bir zamanda terk
etmeyecektir. Kıyamet gününde herkesin kendi derdine düştüğü bir sırada
Allah’ın rahmeti ve Resulünün şefaatine herkesten önce hak kazanacak
olanlar, bu kimselerdir.

“”"KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR

Hz.MUHAMMED
(S.A.V.)
 
Leave a comment

Posted by Mayıs 31, 2009 in Yazılarım

 

Etiketler:

Namazda iken Namazda olmak

Mevlana’nın “namazda iken namazda olmak gerekir” diye bir sözü vardır. Bunu nasıl anlamalıyız ve bunu gerçekleştirmek için ne yapmalıyız?

Müritlerinden biri “Efendim namazda iken nasıl olmak gerekir?” şeklinde bir soru sorması üzerine, Mevlana: “Namazda iken namazda olmak gerekir” diye cevap vermiştir.

Bunun manası şudur: Namaz kılarken, kişinin namazda olduğunu unutmaması, namazın gereklerini yerine getirmesi, fikren, aklen, okuduklarını, yaptıklarını takip etmesi, Allah’ın huzurunda olduğunun idrakinde olması, namaz miracına yakışır bir şekilde, dünyadan sıyrılması, kendini yalnız namazla meşgul etmesi, başka meşgaleleri geride bırakması, “Namazda iken namazda olma”nın birer açılımıdır.

Bu açılımları Gazali’nin de işaret ettiği (İhya, /167-169) birkaç basamakta açıklamaya çalışacağız:

1. Kalbin huzuru: Kalbin namazda hazır bulunup görev alması demektir. Kalıbını Kâbeye doğru yönelten kulun, kalbini de Hakiki mabud olan Allah’a yöneltmesi bu huzurun temel esprisidir.

Dünyevî meşgalelerden kurtulmuş, miraç yolculuğuna başlamış, kesretten vahdete/yaratıklar meclisinden sıyrılıp Yaratanın huzuruna çıkmış, ilâhî huzurdaki duruşunun idrakine varmış bir kalp, gerçek huzura kavuşur ancak ve namazın huzuruna huzur katmış olur.

Huzuru kazanmak: Huzuru kazanmak, kalbi namazda hazır etmek için, namazın en önemli bir görev olduğuna inanmakla mümkündür. Çünkü kalp, mutlaka bir şeylerle meşgul olacaktır, tembel ve boş duramaz. Duygu ve düşüncelerimizde hangi konuya öncelik verirsek, gönlümüz de ona önem verir ve onunla meşgul olur. Kalbin namazda devreye girip hazır olması için, ona namazın önemini hatırlatmamız gerekir. Kişinin himmeti neredeyse, kalbin kıymet ölçüsü de oradadır.

2. Zihnin kavraması/anlaması: Bundan maksat namazdaki söz ve hareketlerin ne anlama geldiğini kavrayıp bilmektir. Bazen kalp okunan lafzın yanında hazır olduğu halde, onun manasıyla ilgilenmemiş olabilir. Oysa daha önce hiç akla gelmeyen güzel incelikler namazda insanın zihnine, kalbine gelebilir ve bunlarla çok güzel bir rotaya girebilir. “Namaz her türlü kötülük ve hayasızlıktan alıkoyar”(Ankebut, 29/45) mealindeki ayette bu gerçeğe de işaret edilmiştir.

Namazdaki söz ve hareketleri anlamanın yolu da her şeyden önce kalbi devreye sokmaktan geçer. İnsan zihni, kalbinin önem verdiği konulara yönelip orada yoğunlaşır.

3. Tazim göstermek: Namaz kılan kimsenin, huzurunda bulunduğu yüce Allah’ın sonsuz büyüklüğünü kavraması, ona karşı saygıyla dolması namazı namaz yapan unsurlardan biridir. Zaten namaz ve ibadetin farz kılınmasının en büyük hikmeti, Allah’ın azametini kalplere yerleştirmektir.

Tazimin kaynağı iki şeydir:

a. Her şeyin dizgini elinde, her şeyin anahtarı yanında, -ilim ve kudretiyle- her şeyin yanında hazır ve nazır olan Allah’ı yakından tanımak. Ki bu imanın gereğidir.

b. Her şeyiyle Allah’a muhtaç olan kendi nefsinin fakirliğini, acizliğini, hakirlik ve küçüklüğünü idrak edip bilmek. En küçük bir varlık olarak en büyük bir varlığın huzurunda olduğunu anlamak ve bu saygının bir sonucu olarak da içinde huşu duymaktır.

4. Heybet/Mehabet: Bu kavram, ileri derecede büyük görülüp de saygı duyulan bir varlık karşısında hissedilen ürperti duygusu anlamına gelir.

Mehabetin kaynağı da Allah’ı yakından tanımaktır. “Kulları içinde Allah’a karşı gereği gibi saygı duyup ürperti hissedenler ancak âlimlerdir”(Fatır, 35/28) mealindeki ayette belirtildiği üzere, Allah hakkındaki ilim ve bilgi arttıkça, ona karşı duyulan saygı ve mehabet de o nispette artar.
Rivayete göre Hz. Aişe şöyle demiştir:

“Hz. Peygamber(a.s.m)’le normal sohbet ederdik. Namaz vakti gelince sanki ne biz onu tanımışız, ne de o bizi tanımış..”(Gazali, İhya, I/160). Bu tavır, Allah’a karşı duyulan saygının olduğu kadar, görev sorumluluğundan kaynaklanan bir kaygının da ifadesidir.

5. Reca/Ümit: Öyle sultanlar var ki, insanlar onları büyüklükleri karşısında korkup ürperir fakat onlardan iyilik namına bir şey ümit etmez. Namaz kılan kimse ise, sultanlar sultanı olan Yüce Allah’ın huzurunda; bir yandan büyüklük ve azameti karşısında ürperti duyup iki büklüm olurken, diğer taraftan iman ettiği sonsuz rahmetini ve kılmakta olduğu namazın büyük bir mükâfatını ümit etmektedir.

6. Haya duygusu: Bu duygu yukarıda arz edilen unsurların bir süspansiyonu hükmündedir. Mehabetinden ürperdiği, rahmetini ümit ettiği Rabbinin huzurunda olduğunu düşünen bir kulun içinden şimşekler gibi çakan, kalbinin derinliklerinden kopup gelen nefsinin kusur saçan sinyalleri onun bütün benliğini sarar da benzi sararmaya başlar.

Her yönden kusur ve ayıplarla kirlenmiş bir kimlikle, her yönden mükemmel, kusurlardan uzak kutsal bir varlığın karşısında olduğunu, şanına layık bir tarzda kulluğunu sunamayacağının endişesini taşıyan ve bunu idrak eden kimsenin öz benliğini utanç ve hayanın kaplaması kadar tabii bir şey olamaz.

""KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ” "

Hz.MUHAMMED
(S.A.V.)

 
1 Comment

Posted by Mayıs 29, 2009 in İslam

 

Etiketler:

Müminin özel vasfı: Sabır ve sükür!.

Belâlara sabretmek, kurtuluşa sebep olan güzel huylardandır. Sabır, Peygamberlerin hasletlerindendir. Allahü teâlâ, habîbine sabrı buyuruyor ve Ahkâf sûresi onbeşinci âyetinde (O halde “Ey Resûlüm, kâfirlerin eziyetlerine karşı,” ulûl’azm peygamberlerin sabrettikleri gibi sabret ve onlar hakkında azâb için acele etme!) buyuruyor.

Sabrın büyüklüğü ve fazîleti sebebiyle Kur’ân-ı kerîmde yetmişten fazla yerde sabır ve sabredenlerin sevâblarının hesapsız verileceği bildiriliyor. Allahü teâlâ buyuruyor ki:

(Elbette sabredenlerle beraberim.)

(Muhakkak biz, sabredenlerin mükâfatını, yapmakta olduklarının daha güzeliyle vereceğiz.)

(Ey mü’minler sabır ve namazla, Allahü teâlâdan yardım isteyin. Muhakkak ki, Allahü teâlâ sabır edicilerle beraberdir.)

(Ey mü’minler, itâ’at ediciyi âsiden ayırmak için sizi gazâda düşmandan korkmakla, yahut oruç, kıtlık ve açlıkla, zekât ve bir zarar neticesinde malın azalmasıyla, hastalık ve zayıflık gibi beden noksanlarıyla, gök ve yer âfetlerinden meyvelerinizin veya meyve yerinde olan evlâtlarınızın mahv ve noksanlığıyla imtihan ederim. Ey habîbim, sen sabredicilere ikrâmımı müjdele!)

(Fakr ve meşakkat külfetlerine ve kâfirlerin eziyetlerine sabredenlerin elbette ecir ve mükâfatını, amellerinden güzel ve çok ederiz.)

(Ey habîbim, dâima sabredici ol! Senin sabrın ancak Allahü teâlânın tevfik ve yardımı iledir.)

Sabrın fazîleti o kadar büyüktür ki, Allahü teâlâ, sabrı çok aziz eyledi. Herkes sabır ni’metine kavuşamaz.

Hadîs-i şerîfler yol gösteriyor

(Size verilen en az şey, yakîn ve sabırdır. Bu ikisinin kendisine verildiği kimse, çok nâfile namaz kılmasa da, oruç tutmasa da korkmasın! Bugünkü hâlinize sabredin, değişmeyin! Bu sabırlı hâlinizi, bir kimsenin, bütün insanların iyi amellerini yapmasından daha çok severim. Sabreden tam sevâb alır.)

(Sabır, Cennnet hazinelerinden bir hazinedir.)

(Allahü teâlâ sabredenleri sever.)

(Mü’mine gelen her dert, üzüntü, hastalık, eziyyet, sıkıntı, günâhlarına keffârettir.)

(Sabır îmânın yarısıdır.)

(Hoşlanmadığın şeye sabır etmende büyük hayır vardır.)

Peygamber efendimiz, taş kaldırıp kuvvet denemesi yapan bir topluluğa rastladı. Onlara sordu:

- Bu taşı kaldırmaktan daha zorunu bilir misiniz? Bundan daha zorunu size bildireyim mi?

- Bildir yâ Resûlallah, dediler.

- Öfkeli bir kimse, öfkesini yener, sonra sabır yolunu tutarsa, sizin en ağır taş kaldırmanızdan daha kuvvetlidir.

Hazret-i Ali buyurdu ki:

“Sabrın îmândaki yeri, başın bedendeki yeri gibidir. Başsız beden olmayacağı gibi, sabırsız da îmân olmaz.”

Dünya mihnet ve sıkıntı üzerine kurulmuştur. Sıkıntının ise, sabretmekten başka çâresi, katlanmaktan başka kurtuluş yolu yoktur. Üç sabır çok sevgilidir: Tâ’ate sabır, günâh işlememeğe sabır, belâ ve mihnete sabır. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:

(Sabır üçtür: Musîbete sabır, tâ’ate sabır ve günâh işlememeğe sabır. Musîbete sabredene, Allahü teâlâ üçyüz derece ikrâm eder. Her derece arası yerden göğe kadar mesâfedir. Tâ’ate sabredene, Allahü teâlâ, altıyüz derece ihsân eder. Her derece arası, yerin dibinden, arşa kadardır. Günâh işlemeğe sabredene, Allahü teâlâ, dokuzyüz derece verir. Her derece arası, yerin dibinden arşın üstüne kadardır.)

Çocuğun ölmesi, malının elden çıkması ve göz, kulak gibi uzuvların görmemesi ve işitmemesi gibi insanın isteği ile ilgisi olmayan musîbetlere sabretmekten fazîletli sabır yoktur. Belâlara sabır, sıddîkların derecesidir. Bunun için Peygamber aleyhisselâm duâ ederken (Yâ Rabbî! Bana o kadar yakîn ver ki, musîbetler bana kolay ve hafif gelsin!) buyurdu.

Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:

(Allahü teâlâ buyurdu ki: Belâ gönderdiğim kimseler sabredip insanlara şikâyet etmezse, onlara îmânla ölmeyi nasîb ederim.)

(Allahü teâlâ buyurdu ki: Ben kullarımdan herhangi birine, bedeninde, malında veya evlâdında bir musîbet verdiğim vakit onu güzel bir sabırla karşılarsa, kıyâmet günü onun için mîzân ve hesap kurmaktan hayâ ederim.)

(Her hangi bir mü’mine bir felâket geldiği vakit, Allahü teâlânın buyurduğu gibi “Allah’tan geldik, Allah’a gideceğiz” dedikten sonra, Allahım, bu felâketten dolayı beni mükâfatlandır ve bundan hayırlısını bana ver, derse, mutlak sûrette Allahü teâlâ dileğini yerine getirir.)

Sıkıntılardan kurtulmanın yolu

Bu dünya zahmet ve belâ yeridir. Bu dünyaya gelen, bu musîbetlere mâruz kalacaktır. Bir kimsenin ana-baba, kardeş, evlât veya dostlarından biri ölür, çeşitli hastalıklara mâruz kalır, iftiraya uğrayabilir, malını mülkünü kaybedip iflâs edebilir. Bu felâketlere sabretmezse devamlı huzursuz olur, doğru dürüst ibâdet edemez. Dünya ve âhıret hayat  ını kazanmak isteyenin açlığa, insanların kötülemesine ve çeşitli musîbetlere sabretmesi lâzımdır. Kim Allah’tan korkarak sabrederse sıkıntılardan kurtulur. Sabreden murâdına erer. Eyyüb aleyhisselâmın sabrı, dillere destan olmuş ve Allahü teâlâ onu sabrından dolayı övmüştür. Allahü teâlâ sabredenleri sevdiğini ve ecirlerinin hesapsız ödeneceğini bildirmiştir. Sabır, erişmek istenen şeylerin anahtarıdır. Her hayra sabırla ulaşılır. Ne mutlu sabredenlere…

 

hayat  bir fırsat ve ganimettir. Harcandığında bir daha ele geçmez. Boşa gitmemesi, pişmanlıkla bitmemesi için sabır gerekir. Kurtulmanın tek çaresi sabretmektir.

Kişi, ilk olarak gayeye ermek ve ibadet edebilmek için tahammül göstermelidir. İbadet nefs için büyük bir zahmet ve ağırlıktır. Kişi, nefsinin karşı çıkışına ve ibadet lezzetine varamamış olanların hallerine uymayıp, kötü emsali örnek almayıp sabretmesi lazım gelir. Zira sabır kulluğun birinci basamağıdır.

İkinci olarak, fedakârlık isteyen taat ve ibadete riya ve gösterişin katılmamaya da sabretmek gerekir. Riya gibi, gösteriş gibi, ihlâssızlık gibi ibadeti bâtıl eden hallerden kurtulmak için yine sabır gereklidir.

Üçüncü olarak, sıkıntı, güçlük ve musibetlerle dolu dünya hayat  ına sabır lazımdır. Dünyanın kendisi beladır. Allah için olmayan bir dünya hayat  ı musibettir. Seni Allah’a ***ürmeyen dünya, nimet değil musibettir.

İnsan hayat  ı boyunca türlü meşakkatlere katlanır. Afetler, hırsızlıklar, uğradığı hakaret ve haksızlıklar… Çocukların, akrabaların ölümü, işlerin bozulması, iflâslar vs, vs… Türlü türlü musibetler yani. Fakat bütün bunlar üzücü olmakla beraber, Allah yolunda perde değildir.

 KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ”

Hz.MUHAMMED
(S.A.V.)

alıntı

 
Leave a comment

Posted by Mayıs 29, 2009 in İslam

 

Etiketler:

 
Follow

Get every new post delivered to your Inbox.