Sevgi bir ömür boyudur!…
Yazan: gulayozturk Haziran 29, 2009

Kişi sevdiğiyle olmak ister!.
Sevdiğinin hâliyle hâllenir… Sevgisi kadarıyla, onunla yaşar!.
Sevginin ne olduğunu tam olarak bilemediğimiz için,
çoğunlukla, “beğeni” ile “sevgi”yi birbirine karıştırırız..
“Beğeni” yanında “sahip olma” arzusuyla açığa çıkar!.
Bir nesneden hoşlandığında, beğendiğin şeye sahip olmak ve
üzerinde tasarruf edebilmek arzusuyla yaşarsın…
Bu tüm mahlukatta çok yaygın bir duygudur!.
Kimi, beğendiğini cebine sokar;
kimi beğendiğine tasma takıp yanında taşıyarak onunla hava atmak ister;
kimi yakalayıp inine sürükler… Her mahlûk yaradılış fıtratına göre,
beğendiği üzerinde tasarruf etmek ister.
“Sevmek” ise bundan çok farklıdır…
Sevince, yanlızca sevdiğin için yaşamak istersin!.
Yalnızca yanında olmak, yalnızca onun olmak,
yalnızca onun zevk aldığıyla zevk alıp, sevmediğinden kaçmak istersin!
Sevdiğin öylesine sarmıştır aklını, fikrini, ruhunu ki, her şey sana,
onu hatırlatır; yanında iken bile onun içinde olmak istersin!…
Yakınlık bile uzak gelir sana!…
Sen kaybolursun, sende; sevdiğin kalır yalnızca, beyninde!..
Onun bakışıyla bakar, onun değerlendirmesiyle değerlendirir,
onun diliyle konuşmaya başlarsın!. Gözün ondan başkasını görmez,
kulağın ondan başkasını duymaz,
elin ondan başkasına uzanmaz olur!.
Sevgi, fıtratın müsait ise, sevdiğinde yok edesiye yakar seni;
ve gün gelir kaşında-gözünde, yüzünde-dilinde
sevdiğini görürler de, “sen o olmuşun” derler!
Beğenen sahip olmak ister…
Seven ise sevdiğinde yok olur; feda eder her şeyi sevdiği uğruna!.
Bazılarının da sevgi kokusu sürülür üstüne; “aşığım” sanır!.
Ama sevdiği uğruna, fedakarlık etmeye gelince sıra,
o koku siliniverir üzerinden “kopamama” sabunuyla!.
Parasından kopamaz… Mevkiinden kopamaz…
Yakınlarından kopamaz… İçinde yaşadığı ortamın
güzelliklerinden kopamaz… “Etraf”tan kopamaz!.
Derken kusurlar belirmeye başlar sevdiğini sandığının üzerinde…
Eksiklikler görmeye başlar başlar, yetersizlikler görmeye başlar…
Bunlar önce acıma duygusuna dönüştürür sevgisini;
uzaktan acıyarak seyretmeye başlar…
Sonra tatlı bir anıya dönüşür, sevgi sandığı duyguları!.
Bu tecrübe gösterir ki, onun fıtratında sevgi programı yoktur!..
Beğeniyi, sevgi sanmıştır!..
Uzaklaşma ondan gelmemiş de, karşısındakinden gelmişse,
bu defa “nefret”e döner “beğeni”; ondan intikam alma duygusu
gelişir içinde; ve vicdanla intikam dalgaları arasında
bir o yana bir bu yana sürüklenir durur; terkedilmişliğin, uzaklaşmanın,
layık olmadığını yaşamanın sanısı içinde!..
Oysa yanlızca, fıtratında olmayan gerçek sevginin sonuçlarını yaşamaktadır!.
Cüzdanı için, güzelliği-yakışıklılığı için, kendisine hoş gelen huyları için,
mevkii-koltuğu için, ilmi için beğenmiştir; sevdiğini sanmış;
sahip olamayınca da arzusuna erişememenin düş kırıklığı içinde kopmuş;
yalnızca çıkarları doğrultusunda yaşamayı tercih etmiştir…
Seven ise göze almıştır kopmayı… Dışlanmayı…
Paradan-puldan, namdan nişandan, dosttan akrabadan uzak kalmayı…
Fıtratından gelir sevgi!. Kulluğu sevmek üzeredir!.
Onunla, sevmeyi yaşamak istediği için yaratmıştır onu Yaratan…
O yüzden kopar anadan-babadan; dünyadan paradan!
Seven, karşılıksız sever!…
Beğenen karşılığını ister!.
Benim istediğim gibi yaşarsan seni boğarım sahip olduklarıma, der beğenen!..
Onun zaten fıtratında yoktur sevgi, bilmez aşkın ne olduğunu!..
Ne üzere yaratılmışsa, odur tüm meşgalesi… Karınca gibi çalışır;
maymun gibi çiftleşir; aslan gibi yavrularına sahip çıkar…
Ama pervane gibi sevemez!. Atamaz kendini ateşe!.
Sevgi sonunda yanmayı getirir!.. Beğeni ise sonunda kaçmayı!.
Beğenen mahlûkat çoğunluğuna göre, “sevgi” delilikten bir türdür!..
Anlamazlar onlar, sevdiği uğruna, etraf ne derse desin deyip,her şarta katlanmayı!
Ve “delillik bu” derler…
Beğenme bir tür “hobi”dir!…
Bazen ömür boyu sürer, bazen bir kaçyıl, bazen bir kaç ay!..
Sevgi bir ömür boyudur!…
Bitmez, tükenmez, bazen durulur, bazen coşar ama hiç gerilemez!.
gulayozturk demiş
Şimdi anlatacağım olayı dikkatle okumanızı isterim dostlar…
aşağıdaki hikaye japonya da yaşanmış bir olaydır..
evini yeniden dekore ettirmek isteyen japon vatandaş,evinin bir duvarı yıkar..
japon evlerinde genellikle iki tahta duvar arasında çukur bir boşluk bulunur…
duvarı yıkarken ,bir çivinin kertenkeleye battığını ve kertenkelenin hareketsiz yattığını görür..
adam bu manzarayla karşılaşınca kendini kötü hisseder ,ve aynı zamanda meraklanır kertenkelenin çivili halini görünce…
muhtemelen bu çivi 10 yıl önce ,ev yapılırken çakılmıştır..
nasıl olmuştu ki kertenkele bu pozisyonda hiç kıpırtamadan 10 yıl boyunca yaşamayı başarmıştır…
karanlık bir duvarın boşluğunda hiç kıpırdamadan 10 yıl boyunca yaşamak çok zor olmalıydı..
kertenkelenin bu halde nasıl yaşadığını düşünür ve çalışmayı bırakarak kertenkeleyi izlemeye başlar…
“acaba ne yiyor “diye..
sonra, nereden çıktığını fark edemediği başka bir kertenkele gelir,
korku ve endişe içerisinde ,ve ağzında taşıdığı yemekle…
inanılacak gibi değildir..adamı sersemletir gördüğü manzara…
bu nasıl bir sevgidir.,bu nasıl bir dayanışmadır,diye saatlerce kendisine gelemez..
yere çivilenmiş kertenkele ,10 yıldır diğer bir kertenkele tarafından beslenmektedir..
evet ,simdi kendimizi soralım dostlar..
var mı günümüz insanlarının arasında böyle bir sevgi bağı.?…
menfaatsiz bir sevgi,hoşgörüye dayalı bir sevgi,paylaşmaya dair bir sevgi,..var mı dır;
“evet var “diyenlere,samimi değiler..
günümüz insanlar sevgisiz dünyaya geliyor,sevgisiz büyüyor,sevgisiz yetişiyor,sevgisiz yuva kuruyor,sevgisiz yaşiyor ve yaşatıyor..
peki,kabahat kimde?
hepimize…açmiyoruz kalbimizde ki kilitlerini,sevgimizi paylaşamıyoruz,her güzel düygü karsı kapalı kalblerimiz..
açin kilitlerinizi,YARATAN bizlere SEVGİ nimet vermiş..sevgiyle döner dünya,sevgiyle başlar her yeni günü..
söyleyin sevginizi…
ben sizi ALLAH için seviyorum güzel insanlar
sevgi ile kalın
gulayozturk demiş
BİRBİRİNİ SEVEN VE EVLENMEK İSTEYEN İKİ GENÇ VARMIŞ .
BU GENÇLER EVLENİNCE NASIL Bİ HAYAT YAŞAYACAKLARININ HAYALERİNİ KURUYORLARMIŞ.
DERKEN BİR KARAR ALMIŞLAR
EVLENENE KADAR BİRBİRLERİNDEN NE İSTEDİKLERİNİ NOT TUTACAKLAR
VE EVLENDİKLERİNDE BUNLARI UYGULAYACAKLARMIŞ
GENÇ ADAM HER AKLINA GELDİĞİNDE NOT TUTUYORMUŞ.
ŞÖYLE OLSUN BÖYLE YAPALIM DİYE BİR ÇOK NOT TUTMUŞ
GENÇ KIZDA BOŞ DURMAMIŞ ODA İÇİNDEN GEÇENİ YAZMIŞ VE EVLENDİKTEN SONRA BİRBİLERİNE TUTTUKLARI NOTLARI VERMİŞLER
GENÇ ADAMIN NOTLARI DESTAN GİBİYMİŞ.
ŞÖYLE OLSUN BÖYLE YAPALIM DİYE UZAMIŞ GİTMİŞ NOTLAR
SIRA GENÇ KIZIN NOTUNA GELMİŞ.
GENÇ ADAM EŞİNİN NOTUNU AÇIP OKUDUĞUNDA ŞU YAZIYI GÖRMÜŞ
SEV YETER!!
gulayozturk demiş
Yaşamın kaynağı sevgi,
Sevginin kaynağı anlayış,
Anlayışın kaynağı düşüncelere saygı,
Saygının kaynağı insanları dinlemek,
Onlara önemli olduğunu hissettirmek,
Dertlerini,duygularını anlamaya çalışmak..
Seviyorum insanlara gülümseyebilenleri
Seviyorum insanlara insan gibi davrananları
Seviyorum tertemiz bir kalp taşıyanları
sizi seviyorum Allah için kardeşlerrrrrr
gulayozturk demiş
Sevmek için o kadar fırsatımız olmasına karşın dünyada o kadar az sevgi vardır ki. İnsanlar yalnız ağlamakta, yalnız ölmekteler. Çocuklara kötü muamele edilmekte, yaşlılar son günlerini sevecenlik ve sevgiden uzak geçirmektedirler. Sevgi gösterisine bu kadar çok ihtiyaç olan bir dünyada,yaşamımızdaki insanlara sadece sıcak bir kucaklama yada uzatılan bir elden daha karmaşık olmayan bir hareketle yardım edecek büyük bir gücümüz olduğunu,anlamak çok önemlidir.
gulayozturk demiş
İNSANÎ özellikleri hırpalayan ve insanı bazen canavarlara rahmet okutacak kadar alçaltan bir his var: Düşmanlık.
Toplumda çoğu kimsenin bu hisse mağlup olduğunu ve iç aleminin bu yüzden sürekli bir çalkantı içinde bulunduğunu görüyoruz.
Bu tehlikeli sonuca çıkan nice yollar mevcut. Bunlardan sadece birkaçı: Dünya sevgisi, menfaat çatışması, haset, kıskançlık, kibir…
Ben bunları sayarken aklım bir noktaya takıldı. Bu his insan ruhuna niçin verilmişti? Her halde bu saydığım kötü sonuçların doğması için değil.
İnsan ruhuna işlenen her duygunun, her hissin birer ilâhî ihsan olduğu muhakkak.
Şu var ki insanoğluna “cüz’i irade” verildiğinden bu çok çeşitli ve zengin sermaye, doğru yolda kullanılabildiği gibi, yanlış sahalara da yönlenebiliyor.
İnsanların düşünce ve davranışlarındaki farklılık yanında ahiretteki saadet ve azap menzillerindeki çeşitlilik de hep bu sermayenin şöyle veya böyle kullanımıyla ortaya çıkıyor.
Görme duygusunun “kâinattaki ilâhî sanatları seyretme” yahut “haram sahaları dolaşma” şeklinde iki ayrı kullanım sahası olduğu gibi, insandaki her bir manevî cihazın da böyle doğru ve yanlış kullanışları, serbest ve yasak bölgeleri var. Bunların tamamını burada sayacak değilim. Sadece “sevmek ve düşman olmak” üzerinde biraz durmak istiyorum.
İnsanın görme, işitme gibi “zahirî duyguları” yanında bir de “batınî duyguları” var. Bunlardan ikisi konumuzla yakından ilgili: Kuvve-i şeheviye ve kuvve-i gadabiye; yani menfaatı celb etme ve zararları def etme duyguları.
Her ikisinin de yerinde kullanılmaları kalp alemine büyük bir huzur ve kazanç getirirken, yanlış istimalleri de yine büyük zararlara yol açıyor.
İradesiz ve isteksiz bir insan düşünülemeyeceği gibi, öfkesiz, gazapsız insan da düşünülemez. Burada karşımıza İslam’ın şu temel hükmü çıkıyor: Allah için sevmek ve yine Allah için düşman olmak.
“İlahi ahlakla ahlaklanmanın” bir yönü de bu olsa gerek. Allah için sevmenin ölçüsü Allah’ın sevdiği kimseleri, O’nun razı olduğu işleri ve halleri sevmektir. Başta iman, salih amel ve takva olmak üzere güzel ahlakın bütün şubelerini hayatına mal etmeye çalışan kişi, Allah için sevme yolundadır.
Gazap kuvvesini de bunun aksi olarak düşünmek gerekiyor. Allah için düşman olmanın gereği de, iman ve inanç düşmanlarına karşı öfke duymak, onlara kalben olsun düşmanlık beslemek, ayrıca başta küfür ve şirk olmak üzere bütün batıl inançların ve kötü huyların da karşısında olmak, onlardan nefret etmek ve uzak durmaktır.
Burada akla bir soru geliyor: Bu kötü huyları ve yanlış inançları taşıyanlara daima düşman mı olacağız? Onlara her zaman ve her ortamda düşmanca mı davranacağız?
Bu sorunun en güzel cevabını Nur Müellifinin şu veciz ifadesinde buluyoruz:
“Bir adam zatı için sevilmez, belki muhabbet sıfat veya san’atı içindir.” (Münazarat)
Bu ifadeden hareketle şöyle diyebiliriz:
“Bir insana zatı için düşman olunmaz, düşmanlık onun kötü sıfatları içindir.”
Meselâ, sahtekâr insanları sevmeyiz. Burada nefretimiz sahtekârlık sıfatınadır ve onun bir sonucu olarak da o özelliği taşıyanadır.
İyi olsun kötü olsun, bütün insanlar zatları itibariyle Allah’ın kuludurlar, O’nun eseridirler. O’nun isimlerinin tecelli mahalleridirler. Nefislerine ve şeytana uyarak bu güzelim eseri küfür ve isyanda kullanıyorlarsa, biz o eserlere değil, onların yanlış kullanımına karşı olacağız.
BÜTÜN peygamberler kötü yolda olan insanları ıslah için gönderilmişlerdir. Eğer o kötü kişilere zatları için düşmanlık besleselerdi, onlara hakkı tebliğ etmeleri ve bu kişileri batıldan men etmeye çalışmaları gerekmezdi. Demek ki, Allah, kendi yolunu terk edip nefsine ve şeytana uyan kullarının kurtuluşlarını istiyor ve bunun için peygamberler gönderiyor, kitaplar indiriyor.
O halde, birisine düşmanlık beslerken çok iyi düşünmemiz gerekiyor. Mülk Allah’ın olduğuna göre, biz bir insana düşman olurken Allah’ın bir kuluna, bir eserine düşman olmuş oluyoruz. Allah’ın bundan razı olmayacağı muhakkaktır. Öyleyse düşmanlığımız o şahısların zatlarına değil, kötü sıfatlarına olmalı. Onları taşıyanları ikaz etmeye ve kendilerine doğruyu bildirmeye, güzeli göstermeye çalışmalıyız.
Şu var ki, o kimseler yanlış inançlarını ve bozuk hayat düzenlerini sadece yaşamakla kalmayıp diğer kulları da bu tehlikeli yola sevk etmek için çaba gösteriyorlarsa, yani doğrudan imana ve ahlaka cephe almışlarsa artık onlar Allah’ın kulu olma şerefini terk edip şeytana asker olmuşlardır. Ve bizim, şeytana düşman olduğumuz gibi onlara da düşman olmamız ve insanları onların şerrinden korumak için gayret göstermemiz imanımızın gereğidir.
Bu noktaya kadar düşmanlık üzerinde durduk. Biraz da sevgiden, muhabbetten söz edelim. Yeniden Üstad Bediüzamanın vecizesine dönelim:
“Bir adam zatı için sevilmez, belki muhabbet sıfat veya san’atı içindir.” (Münazarat)
İNSANIN taşıdığı sıfatlar iki gruba ayrılıyor. Birisi yaratılışında kendisine ihsan edilen özellikler. Diğeri de kendi iradesi ve gayretiyle kazandığı bilgiler, beceriler, faziletler. Nedense, birinciler çoğu zaman hatıra gelmez de ikincilere bakılır ve onlardan söz edilir.
Bilgili insanları severiz, burada sevgi bilgi sıfatınadır, dolayısıyla da ona sahip olan insanadır. Alçak gönüllü insanları da severiz. Burada da sevgimiz tevazu sıfatınadır. O sıfatı taşımaları dolayısıyla sevilirler.
İnsana kendi iradesi dışında bir ilâhî ikram olarak takılan sıfatlara gelince, bunların başında “o insanın Allah’ın en mükemmel eseri olması” gelir. Allah her eserini sever, her canlıya rahmet ve merhamet eder. Ancak en mükemmel eserini, bir başka deyişle, isim ve sıfatlarına en fazla ve en ileri derecede mazhar kıldığı mahlukunu daha fazla sever. O halde insanı Allah’ın eseri olarak görmek ve onu öylece sevmek de Allah için sevmenin tarifine girer.
Nur Külliyatında geçen şu cümle konumuza ışık tutuyor:
“Hem, bu gördüğünüz ihsanat ile size muhabbetini gösteriyor. Siz dahi itaat ile Ona muhabbet ediniz.”(Sözler)
GÖZÜMÜZ ve kulağımız, elimiz ve ayağımız bize birer ihsan olduğu gibi, beden hanesinde misafir edilen ruhumuz ve ona takılan aklımız, hafızamız, hayalimiz, his dünyamız da hep birer ilâhî ikramdır. Ve bütün bunlar Allah’ın bize olan muhabbetini gösteriyorlar. Bizim de öncelikle O’nu sevmemiz aklın ve vicdanın gereğidir. Ancak bu muhabbetin bir ölçüsü, bir göstergesi olmalı. Bu da “itaat” olarak karşımıza çıkıyor. Nitekim şu ayet-i kerime bu konuda bize büyük bir ufuk açıyor:
“(Resulüm!) De ki, Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın…” (Âl-i İmran, 31)
Allah’ı böylece seven bir insanın kalbinde O’nun kullarına ve diğer mahluklarına karşı da bir sevgi hissi uyanır. Kardeşimizi niçin severiz? “Aynı anne ve babadan geldiğimiz için” değil mi?
Bütün varlık alemini Allah’ın birer eseri olarak görme şuuruna erdiğimiz ölçüde, onlara karşı ulvî bir muhabbet taşırız. Aksi halde, kendimizi de onları da müstakil varlıklar olarak görür ve onlara menfaat ölçüsüyle nazar ederiz. Fayda gördüklerimizi kendi nefsimiz için severiz, diğerlerinin ise yüzüne bile bakmayız.
Teknolojinin bu kadar ilerlemesine rağmen, insanlarımızın birine karşı bu kadar yabanileşmesi, birbirinin etini yemeye can atarcasına menfaat kavgası vermeleri hep bu şuurdan mahrumiyetin acı sonuçlarıdır.
Günümüzde çoğu zaman sevgilerin de düşmanlıkların da nefis eksenli olduğunu görüyoruz. Nefis ise doymak bilmiyor, kavgalar da böylece sürüp gidiyor.
“Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü, nefis daima kötülüğü emredendir. Meğer ki, Rabbimin merhamet edip koruduğu (bir nefis) ola.” (Yusuf Suresi, 53)
BÜTÜN insanlar, nefisleriyle sürekli bir çarpışma halindeler. Şeytan onlarla durup dinlenmeden uğraşıyor. Bu harp meydanında çok şeyler kırılıp dökülüyor; nice sevgiler eziliyor, nice insanî değerler harap olup gidiyor.
Hal bu merkezde iken, bu asrın çirkef ortamında insanlarımızın melek gibi tertemiz, saf ve lekesiz olmasını beklersek yanılırız. Kalpleri iman nuruna kavuşmuş insanlarımız bile asrın esintilerinden az çok etkileniyor, birtakım kötü hislere mağlup düşebiliyor ve hatalı davranışlar sergileyebiliyorlar.
Bu kişiler, harpte ölümden kurtulmuş ama çok yerinden nice yaralar almış kimseleri andırırlar. Onların yaralarına bakıp imanlarını önemsememek büyük bir hatadır. İman en büyük şeref, en ileri üstünlüktür. Ehl-i sünnet itikadına göre büyük günah işleyenin kâfir olmaması, en büyük hataların bile iman güneşini perdeleyemeyeceğini açıkça ders verir.
ÖYLEYSE, Nur Müellifinin, “Mü’min, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil belki lütufla ıslahına çalışır” (Mektubat) sözü kulaklarımızda daima çınlamalı, idraklerimizde sürekli yankı bulmalı. O zaman düşmanlıklar yerini acımaya terk edecek ve aramızdaki sevgi ve muhabbet büyük ölçüde zedelenmeyecektir.
Bazen hisler araya giriyor, nefis işi karıştırıyor, habbe kubbe yapılıyor ve sevgiler yerini düşmanlığa terk ediyor. Halbuki, Allah için buğz etme (düşmanlık besleme)” düsturunca bir davranış İslam’da ne ölçüde yasaklanmışsa, ona o kadar karşı olmak gerekiyor. Mesela, bir iş İslam’da mekruh ise yani kerih görülüyor, çirkin bulunuyorsa, biz de o işi çirkin görmeliyiz. Hududu tecavüz edip mekruha haram muamelesi yaparsak muhatabımıza zulmetmiş oluruz.
Geliniz, “adavete adavet, muhabbete muhabbet” edelim. Yani düşmanlığa düşman olalım ve sevgiyi sevelim. O zaman hem kendi ruh iklimimizde hem de toplum hayatımızda huzur ve saadet çiçeklerinin açtığını göreceğiz.
Prof. Dr. Alaaddin BAŞAR
gulayozturk demiş
İnsan taşıdığı ve yaşadığı duygularla değer kazanmaktadır. Sevmek duygusu da insana verilmiş en güzel ve anlamlı duygulardan bir tanesidir. Sevgi, sadece insana mahsus bir duygudur. Bu duyguyu, en mükemmel şekliyle yaşayabilen sadece insandır.
İnsana sevmek yakışıyor. İnsan, sevince ve sevilince insandır.
İnsan, her şeye karşı taşıdığı sevgisiyle âlemin her tarafıyla alâkadardır. Sevgisi ne kadar büyükse, insan o kadar büyüktür. İnsan, sevgisiyle anlam kazanıyor. İnsanı insan yapan değerlerdendir sevgi.
Sevgi kapasitesi yoğun insanlardan oluşan bir toplum, hayatın yaşamaya değdiği,
insan olmanın lezzet verdiği, insanlar arası ilişkilerin kaliteli olarak
icra edildiği bir dünyanın kapılarını açacaktır.
Sevgiyi taşımak ve yaşayabilmek her insanın harcı değildir. Bu san’atı herkes güzel icrâ edemiyor. Sevmek gerçekten san’attır.
Dünyanın yaşanabilirliği, sevginin insanlardaki oranıyla alakalıdır.
Nitekim sevgisizler yüzünden her geçen gün
dünya neşesini, sevincini, heyecanını kaybetmektedir.
Sevgisizler dünyaya daha çok hükmettiğinde, dünya ömrünü tamamlamış olacaktır.
Onun için dünyadaki insanları, sevenler ve sevmeyenler diye ikiye ayırmak mümkündür.
Ama tabiî neyi seviyor insan, neden seviyor,
bu sevgi ona ne kazandırıyor asıl belirleyici olan da bu noktadır.
İnsana bu duyguyu Veren, onun kullanım sınırlarını da belirlemiştir. Onun için meşrû sevmekler yani sınırlarını Yaratıcının belirlediği sevmekler, ibadet
Sevgi, taşıyanı sevimli kılar
İnsan, taşıdığı duygularla anlam kazandığı için, güzel duygular taşıyan insan haliyle güzelleşeceklerdir. Sevgi, taşıyanda etkisini gösterir. İnsan, bedeni içinde taşıdığı duygular ile değerlendirilir. İnsanı bir duygu kabı olarak düşünürsek, bu kabın içinde olanlar dışa da yansıyor. Bu kapta sevgi taşıyan seviliyor.
İnsan bedenine iskân edilen ruh, ancak sevgi ile nefes alıyor.
Sevgi, ruhun gıdasıdır. Bütün varlık sevildikçe anlamlıdır. İnsan böyle bir sevgi gıdasından haz duyar. Bedende yaşayan ruh, sevgiyle beslenirse güzelleşir.
Sevgi, ruhun da genişlemesine vesiledir. Her şeyin sevilecek tarafına yönelen ruh, sevginin her şeyi kapsadığını görecektir.
Ruh sevgili ise, ruhun istimal ettiği organlar da sevgili olacaklardır.
Böylece göz, sevgi gözlüğüyle hayata bakacaktır. Görülen, varlıklardaki güzellikleri görecektir ve gösterecektir. Sevgi kulağı, işitme organına dokunan bütün seslerin sevgi melodisini hissedecek ve terennümünü böylece idrak edecektir. Sevginin hakim olduğu vicdan, kendisine dokunan bütün olaylardan sevgiyi öz olarak çıkaracaktır.
İçinde sevgi taşımayan bütün davranışlar, hem taşıyanı, hem de taşınanı rahatsız edecektir. Sevgisiz vermek, almak, ilgilenmek, gitmek, gelmek, düşünmek, hissetmek, dokunmak, hasılı onsuz ne kadar fiil varsa, ruhsuz olacaktır.
Zaten davranışın, sözün etkisi, davranışın kendisi kadar, içinde taşıdığı sevgidedir. Sevgi, davranışa nitelik kazandırmaktadır.
İnsan sevgisi kadardır
İnsanlar, yardımlaşma ile yaşar,
İnsanlar, dostluk ile yaşar,
İnsanlar, sevgi ile yaşar,
İnsanlar, insan sevgisi ile yaşar.
İnsanlar, yardım yaparsa yardım alır,
İnsanlar, dostluk yaparsa dost olur,
İnsanlar, sevgi beslerse sevgi görür,
İnsanlar, insan sevgisi ile yaşar…
beyda demiş
Selamaleyküm gülümmmm gül kokulum yazıyı yazan ellerin dert
görmesin çok güzel bir yazı gönlünü konuşturmuşsun.
ÇÜNKÜ değil, RAĞMEN sevin
Dünyada sevilmek istemeyen kişi yok gibidir. ama sevgi nedir ? nerede bulunur ? sevgi üç türlüdür
Birincisi ” EĞER ” belli beklentileri karşılayarak bize
verilecek sevgiye denir örnek vermek gerekirse eğer iyi
olursan baban, annen seni sever, eğer başarılı ve önemli bir kişi olursan seni sewerim yani karşılık bekleyen sevgi, evliliklerin bir çoğuda EGER türü sevgi üzerine kurulduğu için çabuk yıkılıyor birbirlerinin beklentilerine değil, hayallerdeki abartılmış romantik görüntüsüne aşık olunuyor beklenti içine giriliyor.
İkincisi ” ÇÜNKÜ ” Bu tür sevgide kişi bir şey olduğu
bir şeye sahip olduğu yada yaptığı için sevilir örnek
seni sewiyorum çünkü çok güzelsin, seni sewiyorum çünkü
bana güven veriyorsun bizi dışa gösterdikleri,yalnızca kendilerinin bildiği insanlar, sandıkları kişi olmadığımızı anlar ve sizi terkederlerse korkusu buradan doğar ikinciside ya günün birinde değişirsen ve insanlar beni sevmez olursa endişesidir.Toplumdaki sevgilerin çoğu ÇÜNKÜ türüdür. BU sevgi türü kalıcılığı konusundainsanı hep kuşkuya düşürür, peki o zaman gerçek sevgi güvenilecek sevgi ne? işte en gerçeği
” RAĞMEN ” bir koşula bağlı olmadığı için karşılığında bir şey beklemediği için sevilen, kişinin cekici bir niteliğine dayanıp, böyle bir şeyin varlığını esas olarak olmadığı için ÇÜNKÜ türü gerçek sevgidir. Bu sevgide insan birşey olduğu için değil, bir şey olmasına rağmen sevilir, kişi dünyanın en çirkin en zavallı, en sefil insanı olabilir bunlara rağmen sevilebilir.
HER ŞEYE RAĞMEN SEWMEK……SEVİLMEK YADA…..
GERÇEKTEN DE GÜZEL VE ÖZEL….. ÇÜNKÜı YE VE
EĞER,E GEREK KALMADAN
beyda demiş
Sevgi gerçektir, iyiliktir, güzelliktir, anlayıştır, uyumdur. Bu ortamda duygular hep bir akış içinde olurlar. Önlerinde setler oluşturmamaya çalışmak her insanın bilinçli bir tavrı olmalıdır. Bu duygular, insanın gerçek kimliğinin, düşünce ve davranış biçimlerinin yaşama yansımalarıdır. Sevgiyi, büyük bir samimiyetle ve özellikle ciddi bir biçimde isteyin ve bir yaşam felsefesine dönüştürün. Sevgi saf ve pürüzsüz bir yansımadır. Kendini bilen, kendini duyan, var oluşunun farkındalığına varan herkes, her zaman bir sevgi esintisi içinde daha huzurlu bir yaşam sürer. Şöyle çevrenize bir göz atın. Çevresi ile kavgalı, geçimsiz, huysuz, hoşgörüsüz insanların kendi yaşamlarına yansımalarında, çektikleri sevgi açlığının izlerini bulursunuz. Sevgiden ve şefkatten yoksun, “Kutsal Sevgi Dünyası”nın varlığından bile habersiz bir ortamda, büyük baskılar ve madde kalıpları ile büyümüş insanların, bu güzelim “Sevgi Mabedi”ni keşfetmeleri için, iki kat çaba göstermeleri gerekecektir.
Hiçbir şey nedensiz değildir ve olamaz da. Kişinin bağımsızlığı, kendini sorgulayabilmesinin kökeninde, su yüzüne çıkmamış bir yığın nedenlerin varlığına bağlıdır. Bu nedenlere inmek ve gerçekle yüz yüze gelmek, insanın sevgi açlığını aşması için çok önemlidir. Sevme gereksinimi, toprağın suya olan gereksinimi gibidir. Sevgi, kişisel dünyanın, topluma, doğaya açılması, herkese bir tür ortaklık payı sunması, tüm insanlara iç dünyasının kapılarını aralaması olayıdır. Orada, birlik, anlayış, hoşgörü, şefkat günlük yansımalar halinde vardır. Sevgi, ancak bu biçimde kalıcı bir yaşam felsefesi haline gelir. Sevgi, bir üretim olayı değildir. Sevgi varlıktan varlığa aktarılan, kullanılan, değerlendirilen, var oluşta yansıyan, paylaşılan ve tüm bunlar olurken devamlı olarak artan ve insanları bir araya getirip kaynaştıran bir enerjidir. Sevgi, genel yapısı gereği, hep var olan olduğuna göre, sevginin ayrıca üretilmesi diye bir şey yoktur. Ancak, belirli bir gelişim ve bir algılama süreci içinde olan insanlar arasında, kişiye, duruma, gelişim düzeyine göre geç ya da öncelikli olarak algılanmış olabilir. Dolayısıyla sevginin keşfi, kişinin iç potansiyeline, özüne, gerçek kimliğine dönüşümü ile olanaklı olur. Yine bu değerler içinde az ya da çok bir ölçümlemeye giderek, ardından da yaşama geçirmemiz de olasıdır. Sevgi bir bütünün yansıması olarak, o bütünün kaynağından her tarafa yayılan bir güçtür. İçimizden kaynaklanmakta olan bu enerjiyi daha kolay ve daha çabuk bir biçimde yansıtacak ve çevremize yayılmasına ön ayak olacağımız bir kararlılık içinde olmamız gerekmektedir. Bizler, yetişme tarzlarımız gereği, sevgi enerjisinin bizden yansıması için gerekli olan bir ortamı kolay kolay yaratamıyoruz. Hem de sevgi kaynağının kendi özümüzde olduğunu bildiğimiz halde… Güncel yaşamın, dünyevi kısıtlamaların bizlerde oluşturdukları engellerle, dirençlerle, olumsuzlukların tortuları ile öyle bir hale geliyoruz ki, aslında saf ve pürüzsüz “biz” olan sevgiyi bir türlü yaşayamıyor ya da yaşamaya yanaşmıyoruz. Doğaldır ki, bu durumda yaptığımız sevgi gösteri ve sözde uygulamalarında kolaycılığa ve gösterişe kaçarak ailemize, komşularımıza, çıkarımız olan yakın çevremize hep yapaylıkların sahteliğini sunuyoruz. Sevgisizliğin kaynağı ve yapay tavırlarımız, kendimize koyduğumuz engeller ve oluşturduğumuz dirençlerdir. Ancak insanlar ortak bir sevgi çevresinde toplanmaya hazır ve gönüllülerse, tüm evren, bunu oluşturmak için sanki bir özel çaba harcar. Çünkü doğanın mayasında sevgi gücü ve verme gücü vardır. Doğayla uyum, insanla uyumu; insanla uyum, dünya ile, evren ile uyumu sağlar. Bu konuda gösterilecek çaba ve özen asla başarısızlığa uğramayacaktır. Eğer, bizim bir isteğimiz yoksa, kim bize bir şey verme iddiasında bulunabilir. Her şeyin mutlaka kendisine ait olması gerektiği, kesinlikle bir egosal saplantıdır. Sevginin temel niteliği; insanın bencilliğinin dar çerçevesinden kendisini kurtarması ve ardından yaşamın en güzel coşkularını, sonsuz enginliklere, sınırsız mutluluklara ulaştırabilme üstünlüğüdür. Çünkü, bu varılan nokta, gerçek insan olmaya geçişin en üst noktasıdır. Kısacası; tekilin, çokluk içinde kendisi ile buluşmasıdır. Seven insan, sevmesini bilen insan; kime, nereye, neden ve niçin bakarsa baksın, göreceği hep sevdiğine yansıyan kendi görüntüsü olacaktır. Oysa, sevgi duygusu, tam anlamıyla saf ve pürüzsüz bir vericilik ve devamlılık duygusu içinde yerini bulur ve hiçbir biçimde bencil değildir. Bizim aradığımız, anlatmaya çalıştığımız sevgi, her şeyi kapsayan, insanın özüne yönelik bir duygudur. Bu noktaya vardığımızda hiçbirimiz kendi doğrularımız gibi ayrı ayrı kabullenmelere, ısrarlara kesinlik ve katılıkla yanaşmayacağız. Kişilerin sayısının çokluğu, doğrularının önemini göstermez. Bu noktadan sonra herkes için tek yol gerçeğe yönelmektir. Herkesin aynı görüş ve hareket içinde olacağı ve varacağı bu nokta gerçek adı altında tanımladığımız “Sevgi Dünyası”dır. Sevgi kaynağının sonsuz oluşu gibi, kendisi de sonsuzdur. Ancak onu algılayabilen ve yaşama geçirebilenler için…
Sevgi yaşamın ta kendisi, yaşam da sevginin yansımasıdır.
gulayozturk demiş
SEV
SEV
Seni yaratan ulu ALLAH’i sev
SEV
Yaratan dan ötürü, yaradilani sev
SEV
Seni dünyaya binbir zahmetle getiren anneni sev
SEV
Sana helal rizik kazanmak icin ,ömür tüketen babani sev
SEV
Sana gaibten haber veren , gercekleri gösteren kur’an_i kerimi sev
SEV
Hayatiyla , hayatimiza örnek olan ,2cihan serveri hz.Muhammed’i sev
SEV
Ögütleriyle kadinlara isik tutan,ahlakiyla ,bilgileriyle aydinlatan hz.Hatice’yi sev
SEV
Peygamber efendimize en sadik olan hz.Ebu Bekir’i sev
SEV
Adaletli olusuyla örnek olan , adaleti anlatan hz.Ömer’i sev
SEV
Ilk ezani okuyan Bilali Habesi’yi sev
SEV
Islam müderrisi olan hz.Mevlana’yi sev
SEV
Kabeye temel kuran hz.Ibrahim’i sev
SEV
Kiliciyla kizil denizi yaran,kafiri saskina ugratan hz.Musa’i sev
SEV
Daha 10 yasinda Kur’an_i Kerimi hifzeden ibni Sina’yi sev
SEV
Bize tövbe firsati saglayan mübarek Kandil Gecelerini sev.
gulayozturk demiş
Sevgi nedir ki..
Sevgi, gururu yere serip bir hasır edip çiğnemektir…
Sevgi, ugrunda akıttığın göz yaşlarını saklamaktır…
Sevgi, acıya tatlı gözlerle bakmaktır…
Sevgi, gül’ü koklamak dikeni tutmaktır…
Sevgi, aglarken tebessum edebilmektir…
Sevgi, kederi, acıyı, elemi yarı yarıya paylaşabilmektir…
Sevgi, hasrete hasret kalmaktır…
Sevgi, seni sevebiliyorum demenin anlamını vermektir…
Sevgi, anne diyen dudakların titremesidir…
Sevgi, gözlerden yaprak yaprak düşen düştür…
Sevgi, En sevgiliye edilen bir selam bir salattır…
Sevgi, Mevlaya denilen bir amin, bir zikr, bir şükürdür…
Sevgi, fanilik karsısında fani olmamaktır…
Sevgi, secdede eğilen bir baştır…
Sevgi, secdede gözlerden akan bir yaştır…
Ve sevgi başı yaran taşa duyulan özlemdir…
Ve sevgi secdede açan gullerde gizemdir…
Ve secden sevgi diye aglasın…
gulayozturk demiş
Herkesi seven insan,herkese tarafından sevilir..kendimiz için sevip
istediğimiz şeyi başkaları için de istemeliyiz..Başkalarının bize nasıl
muamele etmelerini istiyorsak,biz de onlara aynı şekilde davranmalıyız…
Sevilmek ve takdır kazanmak için,herkese samimi bir alaka göştermek,selam
vermek,hal hatır sormak lazimdır..
Yapmacık hareketlerden de kaçınmak gerekir..Samimiyetsiz hareketler,fayda
yerine zarar verir..
Çoğu insan da tıpkı bizim gibidir aslında…
Onlarda sevdikleri insanlar ,endişeleri,dertleri,hastalıkları vardır..
Evet ,hepimiz din kardesiyiz..ve birbirimizi sevmeliyiz..
Allah insanlara sevgiyle yaratmış ve yaşamanın özü sevgidir..Dinimiz sevgi
dinidir..
Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem )Rahmet Peygamberdı..
sevgi ile kalın dostlar
gulayozturk demiş
Sevgiler vardır Allah’ın kalplere Nuru bıraktığı..
Allah gözünün önünde büyüsün diye sevdirir sevdiği insanı..
O’nu insanların kalbinin gözbebeğine koyar..
Allah’ın Musa’ya (a.s.) söylediği gibi..
“Gözümün önünde büyümesin diye üzerine Kendimden bir sevgi bir koydum”
Bu yüzden diyebilirim ki,eğer seviyorsanız Allah sizin
Kalbinize dokunmuştur…
İşte böyle sevgilerin buluşma yeri kendi kalpleridir..
Onları buluşturan yollar yoktur belki…
Onların kavuşturan evler yoktur belki…
Ama onları buluşturan Ezanlar vardır.
Onları buluşturan duaları,hasretleri,rüyaları vardır..
Onların gözyaşlarını geceler paylaşır..
Ve
Onların sözlerini mektuplar değil,melekler taşır..
Sevgiyle kalın