Kız çocuğu bir nimettir
Yazan: gulayozturk Ağustos 21, 2009
Kız, çocuğu olunca üzülmek, hele hele anneyi suçlamak çok yanlıştır.
Kur’an-ı kerimde mealen, (Allah dilediğine kız, dilediğine erkek çocuk
bahşeder. Kimine hem erkek, hem kız çocuğu verir, dilediğini de kısır
bırakır. Her şeyi hakkı ile bilen ve her şeye gücü yeten ancak Allahtır)
buyuruldu. (Şura 49, 50)
Peygamber efendimiz, (Kız çocuklarını hor görmeyin) buyurdu. Hor görmek dini
bilmemekten ileri gelir. Hayırlı evlat istemelidir. Hayırlı olmadıktan
sonra, kız veya erkek olmuş ne fark eder?
Dinimizde, kadının ve kız çocuklarının fazileti büyüktür. Hadis-i şeriflerde
buyuruldu ki:
(Kızlarınızı altın ve gümüş ile süsleyin! Elbiseleri güzel olsun! İtibar
kazanmaları için en güzel hediyelerle ihsanda bulunun!) [Hakim]
(Kız çocuğunu güzelce terbiye edip, Allahü teâlânın verdiği nimetlerle
bolluk içinde yedirir giydirirse, o kız çocuğu onun için bir bereket olur,
Cehennemden kurtulup kolayca Cennete girmesine vesile olur.) [Taberani]
(İki kız evladına güzel muamele eden, mutlaka Cennete girer.) [İbni Mace]
(İki kızı veya iki kız kardeşi olup da, maişetlerini güzelce sağlayanla
Cennette beraber oluruz.) [Tirmizi]
(Çarşıdan aldığı şeyleri, erkek çocuklardan önce kız çocuklarına verene
Allahü teâlâ rahmetle nazar eder. Allahü teâlâ, rahmetle nazar ettiğine de
azap etmez.) [Harâiti]
(Çarşıdan turfanda meyve alıp evine getiren, sadaka sevabı alır. Getirdiği
meyveyi, erkek çocuklarından önce kız çocuklarına versin! Kadınları, kızları
sevindiren, Allah korkusundan ağlayanlar gibi sevap kazanır. Allah
korkusundan ağlayanın bedeni de Cehenneme haram olur.) [İbni Adiy]
(Üç kızına, ihtiyaçtan kurtulana kadar iyi bakan, yedirip giydiren, elbette
Cenneti kazanır.) [Ebu Davud]
(Üç kız veya kız kardeşinin geçim veya başka sıkıntılarına katlananı, Allahü
teâlâ Cennete koyar.) Eshab-ı kiramdan biri, (İki tane olursa da aynı
mıdır?) diye sual edince, Peygamber efendimiz (Evet, iki tane olursa da
aynıdır) buyurdu. Başka birisi, (Ya bir tane olursa?) diye sual etti.
Cevabında buyurdu ki: (Bir tane de olsa gene aynıdır.) [Hakim, Harâiti]
Görüldüğü gibi, kız ve kadınlara değer vermeyenler, müslümanlığı bilmeyen
kimselerdir. Müslüman, dinini iyi öğrenip kadına layık olduğu değeri
vermelidir!
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Kadınlara ancak asalet ve şeref sahibi kimse değer verir. Onları ancak kötü
ve aşağılık kimseler hor görür.) [İ.Asakir]


gulayozturk demiş
Çocuklara Ramazan’ın farkını hissettirin
İftar vaktinin erken olması sebebi ile çoğu insan orucunu işyerinde açacak. Hiç olmazsa ilk günde imkanlarınızı zorlayıp orucunuzu evinizde ailenizle birlikte açmaya çalışın! Çocuklar Ramazan’ın farkını hissetsin!
Teravihe çocuğunuzla gidin
Elinden tuttuğunuz çocuğunuzla birlikte teravih namazına gidin. Namazdan sonra, önce çocuğunuza küçük; ama onun hoşuna gidecek bir hediye verin. Sonra yanınıza aldığınız çikolata ya da şekerleri teravihe gelen diğer çocuklara dağıtarak onlara Ramazan’ın rahmet yüzünü bir kere daha gösterin.
Ekonomik durumunuz iyiyse bunu sık sık yaparak camiye gelen çocukları sevindirin.
Çocukları camiden kovmayın
Teravihtesiniz, huşu ile namazınızı kılıyorsunuz. Çevrenizde yüzlerindeki rahmetten izlerle muzipçe dolaşan hatta safların arasında koşuşan çocuklar var. Halden anlamayan bazı nadanların onların koşuşturmasından rahatsız oldukları belli.
Çocuklara kızarak sert sert bakışları ile onları azarlayanların aksine, siz nazarınıza rahmeti yerleştirin ve kendilerinden hoşnut olduğunuzu izhar edin. Namazdan sonra da karşılaştığınız çocuğun başını okşayıp onu tebrik ederek “Allah ibadetinizi kabul etsin” deyin.
Çocukların dinî eğitiminde bu ay bir fırsattır
Eğitim, büyüklerin kendilerini takip eden nesli her yönden geliştirmek, çelişki ve tutarsızlıklardan kurtarmak, ahenkli davranış ve olgunlaşmış şahsiyete ulaştırmak için gösterdiği çabalar bütünüdür. Eğitim için müsait ortamın, heyecanın, motivasyonun ve uygulama yapma imkânının bulunması şarttır. Çocuklara İslâmi eğitimin kazandırılmasının en müsait ortamlarından biri de Ramazan ayıdır.
Heyecan, eğitimi hem kolaylaştıran hem de zorlaştıran bir husustur. Bu itibarla heyecanın eğitime verdiği olumlu ve olumsuz olmak üzere iki yönlü etkisi vardır. Öğrenilecek şeyle aynı yönde olan heyecanlar eğitimi kolaylaştırır; fakat öğrenilecek şeyle zıt yönde olan heyecanlar eğitimi zorlaştırır. Meselâ Ramazan ayının heyecanı, İslâmi terbiyeyi kolaylaştırarak İslâm eğitimine olumlu bir katkıda bulunur. Bunun yanında İslâm örf, âdet ve ahlakıyla uzaktan yakından hiç alâkası olmayan bazı bayramların heyecanı ise çocukların İslâmi terbiyeyi kazanmalarına engel olur. Heyecanın en büyük neticesi motivasyonu ortaya çıkarmasıdır. Kısaca motivasyon, öğrenilecek şeye karşı iradeli olarak ilgi ve merak duymaktır. Herhangi bir şeye ilgi ve merak duymadan onu öğrenmek mümkün değildir. Bu sebeple ilgisizlik ve dikkatsizlik, öğrenme ve anlamaya engel olan kalbe çekilmiş bir perdedir. Artık bugün çocuğa motivasyon kazandırılmadan eğitim ve öğretim yapılamayacağı bütün dünya eğitimcileri ve pedagogları tarafından kabul edilmiş bir husustur. Bunun yanında halkımız arasında “Merak ilmin hocasıdır” sözü yıllardır kullanılmış ve adeta atasözü haline gelmiştir.
En büyük muallim ve terbiye edici olan Kainatın İftihar Tablosu Peygamber Efendimiz (sas) de, bir şeyler anlatmak istediğinde ashabının ilgi ve merakını uyandırarak motivasyonunu artırırdı. Bütün bunlardan da anlaşılıyor ki, Müslüman anne–babanın yapacağı ilk iş, çocukta harekete geçirici güç olan ilgi ve merakı temin etmektir. Bu sebeple dikkati toplamak için mübarek Ramazan ayı, oruç, teravih namazı, imsak ve sahur gibi çeşitli motiflerden faydalanmak lazımdır.
Çocuklar sizi namaz kılarken görsün
Bugün bir başlangıç yapın. 1,5-2 yaşından büyük çocuğunuz varsa onların bulunduğu bir ortamda namaz kılın. Onlar sizlerin önlerinize gelsin, sırtınıza çıksın. Onlara müdahale etmeyin. Peygamberimiz de bu şekilde davranmıştı.
Çocuklarınız sizi namaz kılarken görsün. Bu onun zihnine yerleşecek ve ileride evde sizin yaptıklarınız adına çok önemli bir hatıra olarak kalacaktır. Mümkünse namazlarınızı evde eşlerinizle birlikte cemaat yaparak kılın. Böylece namazınızın yirmi yedi kat daha fazla sevap getireceğini Efendimiz (sas) haber veriyor.
gulayozturk demiş
Merhum babam, Osmanlı kültürüyle yetişmiş bir erbâb-ı ilimdi. Çocukluğumuzda kardeşlerimle beraber kıymetini pek bilemediğimiz nice güzel ahlâk ve davranış güzelliklerinin birçoğunu ondan tahsil etmiştik. Şimdi düşündükçe görüyor ve anlıyorum ki, sevgili babam, bunları rûhumuza bir nakkaş mahâretiyle işlemiş. Hele ibadete alıştırma bakımından onun takip ettiği üslûp ve incelik, hâlâ gözlerimi yaşartır. Şöyle ki:
Onbir-oniki yaşlarında idim. Zamânın, çocuk bakışıma göre benim için çok güzel geçtiği bir gündü. Çünkü o gün hava yağmurlu olduğundan çalışmak üzere bahçeye gidilmemişti. Babam, annem ve kardeşlerim hep birlikte evdeydik. Kâh kardeşlerimle, kâh kendi kendimle çeşitli oyunlar oynuyordum. Vakit ikindiye yaklaşırken babam seslendi:
“- Evlâdım! Su getirir misin?”
Aldığımız terbiye dolayısıyla babamızın her isteğini kendimize minnet bilirdik. O bir şey talep edince, kardeşlerimizle aramızda benden istesin diye âdeta gizlice yarışırdık. Buna göre babamın benden su istemesi demek, bana iltifat etmesi demekti. Derhâl mutfağa koştum ve annemden bir bardak su alıp sevinçle babama götürdüm. Onun, suyu alıp da “bismillâh” diyerek ağzına götürüşü, hâlâ gözlerimin önündedir. Fakat tam suyu içmek üzereyken, babam, aklına bir şey gelmiş gibi âniden durakladı; bana, düşünceli ve mânidar bir şekilde bakarak:
“- Evlâdım! Öğle namazını kıldın mı?” diye sordu.
Kıpkırmızı kesildim. Kılmamıştım. Yalan söyleyip kıldım da diyemezdim. Çünkü yalanın kötülüğünü öğrenmiştik. Hem yalan söylersem, babamı daha çok üzmüş olurdum. Üstelik evde olduğu için babam namaz kılmamış olduğumu görmüş de olabilirdi…
Çâresiz, mahcup bir şekilde başımı önüme eğdim, sönük bir sesle:
“- Hayır, kılmadım!..” dedim.
O zaman babam, büyük bir üzüntü ile yüzünü öbür yana çevirdi. Suyu içmekten de vazgeçti. Bardağı bana uzatırken:
“- O hâlde götür bunu! Ben, namaz kılmayan bir kimsenin elinden su içmem!.. Söyle; içeceğim suyu annen getirsin…” dedi.
O an sanki başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Titrek ellerimle suyu alıp anneme götürdüm. Ona, babamın söylediklerini aktarınca, mahcubiyet ve elemim bir kat daha arttı. Zîrâ hatâmı annem de öğrenmiş, o da üzülmüştü…
Yaşadığım bu hâdise, beni öylesine derinden yaraladı ve rûhuma öylesine te’sîr etti ki, o günden sonra ne zaman namaz husûsunda bir ihmâle düşecek olsam, hep bu hisli ân gözlerimin önüne geldi…
Şimdi kavrıyorum ki, meğer babam, o gün bana farkettirmeden beni takip etmiş. Oyunumla, çocukça koşuşturmalarımla ilgilenmiş. Bu arada da ibâdete dikkat edip etmediğimle yakından alâkadar olmuş… Öğle namazını kılmadığımı görünce de beni îkâz için hikmetini ancak bugün farkettiğim çok müstesnâ bir üslûp ve incelik ile annemle de anlaşıp beni istikâmetlendirmiş… Nûr içinde yatsın, mekânı cennet olsun!..
Bu hâtıra vesilesiyle dikkat çekmek istediğim nokta, çocuklarımıza oyun, ahlâk, davranış ve ibâdet eğitiminde riâyet edilecek üslûp ve incelikler, anne ve babalar için bilhassa bugün çok mühim hususlar olduğudur. Çünkü bugünkü çevre, eskiye nazaran; evlâtları, bazen bir anne ve babadan daha çok cezbeden göz kamaştırıcı sayısız zararlı yaldızlar ve mıknatıslarla doludur…
Onun için anne ve babaların, bir yandan gözleri ve gönülleri çocuklarıyla dâima alâkadar olurken diğer yandan da bu alâka esnasında gerekli olan istikametlendirmeyi ihmâl etmemeleri zarûrîdir. Bu çerçevede hâssaten kalıcı bir ibadet ahlâkı ve zevki kazandırmaları, göz bebeği olarak gördükleri yavruları için ebedî seâdet açısından en hayatî bir mes’eledir. Bunun için de elbette câzip ve derin te’sirler bırakacak üslûp ve incelikler ile hareket, hiç şüphesiz en faydalı ve semereli bir yol olacaktır.
Hâsılı çocuklarımızın her türlü eğitim ve terbiyesi hususunda söyleyeceğim son söz şudur:
Binbir şefkat ve meşakkatle, sevgi ve merhametle bir ömür üzerlerine titrediğimiz yavrularımızı, eğitim ve terbiye adına ne frensiz bir araba hâline getirmeli, ne de gaz pedalı ölmüş, hareket edemeyen durgun bir külçeye döndürmeli…
Muhammed Ali Eşmeli..
gulayozturk demiş
Manevi değerlerimizi çocuklarımıza aktarmalıyız! Manevi değerlerimizi çocuklarımıza aktarmalıyız!
Basınımızın bir kısmında, yıllardır, refleks haline gelmiş, anında tepki verilen bir hassasiyet var: Dinimizi, örfümüzü, maneviyatımızı, öz kültürümüzü öne çıkartan, teşvik eden bir gelişme mi var, anında karşı çıkıp buna mani olma girişimi. Geçen hafta bununla ilgili bir örnek daha yaşadık. Yine bildik tepkiler gösterildi, gericilik, çağ dışılık suçlaması yapıldı.
Suçlama yapılan husus, İstanbul Müftülüğü’nün, “Sofra Adabı” ile ilgili hutbesi. Müftülük gösterilen tepki üzerine şu açıklamayı yaptı: “Bizim de bir geleneğimiz, kaybetmememiz gereken kültürümüz, manevi değerlerimiz var. Batı kültürünün kuralları gereği bıçağın sağ elde, çatalın da sol elde tutularak yemeğin yenmesi bizim örfümüze uygun değil. Bu tarz yemek yemek batı âdetidir. Bize göre yemek sağ elle yenir. Hep batılıların yaptığını mı yapacağız? Yemek yemenin de bize ait bir üslubu vardır. Bizim üslubumuza göre de yemek sağ elle yenir. Yemeğin sağ elle yenilmesi konusundaki temel kabul ise hadislere dayanır. Herhangi bir özür, hastalık, solaklık vb. nedenlerden dolayı sol el de kullanılabilir. Dinimize göre, yemeğe Besmele ile başlanır. Besmeleyi açıktan çekelim ki unutanlar hatırlasın, bilmeyenler öğrensin, çocuklarımız alışsın. Sofrada doyduktan sonra yenilmez. Sofradan kalkarken Elhamdülillah denir, yemek duası okunur.”
Yaşamak ve yaşatmak
İşte tepki gösterilen, çağ dışılık ile suçlanılan konu bu. Her Amerikan filminde, kilise gösterilir, istavroz çıkartılır, yemekten sonra Hıristiyan usulü dua edilir, kimsenin gıkı çıkmaz. Ama, bir Müslüman dinine uygun olarak yemek yemek ister, gericilikle suçlanır. Bu nasıl bir anlayıştır, bir milletin entelektüelleri kendi kültürlerinden, değerlerinden bu kadar nasıl uzak olabilir, anlamak mümkün değil.
Mademki belli bir kesim, ısrarla bizi dinimizden, manevi değerlerimizden uzaklaştırmak istiyor, biz de, aksine bu değerlerimize ısrarla sahip çıkmalıyız. Sahip çıkmak, bunları öğrenmek, yaşamak ve çocuklarımıza yaşatmakla olur. Eğer bizler, ecdadımızın bize naklettiği bu değerlerimizi bizden sonrakilere aktarmazsak vebal altında kalırız. Çocuklarımızın, torunlarımızın Hıristiyan âdetleri ile yaşamasının günahı, vebali ahirette bizden sorulur.
Bu vesile ile bugün, dinimize uygun olarak, yemek nasıl yenir, yemeğin haramları, farzları, sünnetleri, edepleri nelerdir bunları nakletmek istiyorum:
Yemeye ve içmeye başlarken, “Besmele” çekmelidir. Yemek ve içmek sonunda “Elhamdülillah” demelidir. Bunları söylemek ve yemekten önce ve yemekten sonra el yıkamak ve sağ el ile yemek ve sağ el ile içmek sünnettir. Hadîs-i şerîfte de, “Sağ el ile yiyiniz. Sağ el ile içiniz” buyuruldu Yemekten önce el yıkarken, önce gençler, yemekten sonra, önce yaşlılar yıkar.
Yendiği zaman doymayı ve rızkı Allah’tan bilmek, helâlinden yemek, yemekten hâsıl olan kuvvetle Allahın emrini yerine getirmek, Allahın nehyini, yasaklarını işlememek, hiç olmazsa ölmeyecek kadar yemek, yemeğin lezzetini Allahü teâlâdan bilmek, farzdır.
Karnı doyduktan sonra, yine tıka basa yemek, israf etmek, beden için zararlı şeyleri yemek, haramdır.
Yenilen kapta yemek artığı bırakmayıp tam olarak yemek ve yemek yenilen kabı tam olarak silmek sünnettir. Yemek sofrasında, önündeki kırıntıları yemek sünnetir, yemeğin şifâsındandır. Az yemek, yemeği aile efradıyla veya din kardeşleri ile yemek sünnetir. Tuz ile başlamak ve bitirmek sünnettir ve şifâdır. İlk ve son lokma ekmekle yapılır ve ekmekteki tuza niyyet edilirse, bu sünnet yerine getirilmiş olur. Yemekten önce, el kurulanmaz. Yemekten sonra yıkayınca bezle silip kurulanır. Tabağın kenarından yemek, kendi önünden yemek sünnettir.
Kötülüklerin başı
Acıkmadan yememeli, doymadan kalkmalıdır. Hadîs-i şerîflerde, “İyiliklerin başı açlıktır. Kötülüklerin başı tokluktur”, “İnsan kalbi, tarladaki ekin gibidir. Yemek, yağmur gibidir. Fazla su, ekini kuruttuğu gibi, fazla gıdâ kalbi öldürür.” ,”Çok yiyeni, çok içeni Allahü teâlâ sevmez” buyuruldu.
Lokma küçük olmalı ve iyi çiğnenmelidir. Ayakta, yürürken yememelidir. Pilâv yerken salevât-i şerîfe okumalıdır. Tok iken yatmamalıdır. Yemekten sonra bir saat geçmeyince su içmek, vücûda iyi değildir. Yemeğe önce büyükler başlamalıdır. Üçten çok (ye) diyerek, kimseye sıkıntı vermemelidir. Birlikte yediği zaman, misâfirleri doymadan, yemekten elini çekmemelidir.
Yemeklerden sonra dua etmeliyiz, çocuklarımıza da bunu öğretmeliyiz. Meşhur yemek dualarından biri şudur: “El-hamdülillâhillezî eşbe’anâ ve ervânâ min-gayri-havlin minnâ ve lâ kuvveh. Allahümme at’im-hüm kemâ at’amûnâ! Allahümmerzuknâ kalben takıyyen, mineşşirki beriyyen lâ kâfiren ve şakıyyen.”
gulayozturk demiş
Çocuklarımıza ölümü anlatmalı mıyız?
İnsanlar, fıtratları gereği güzel olan ve yararlı olan olaylar karşısında sevinirler. Felaketler karşısında da üzülürler.
Yetişkin insanlar, bu duygularını bilgileri, tecrübeleri ve inançları doğrultusunda, bir yere kadar kontrol altında tutabilirler ama ruh dünyalarından çıkarıp atmaları zannedildiği gibi kolay bir şey değildir.
Çocukların ruh dünyaları ise, çok daha farklı bir durum arz ediyor. Her şeyden önce, çocukların sevinçleri ve korkuların büyük çoğunluğu ebeveynlerin davranışlarına bağlıdır. Yakınımızda ve çevremizde olup biten olumlu ve olumsuz olaylar çocuklarımızın ruh dünyalarını çok yakından ilgilendiriyor. Çocuklarımız olumsuz olaylar, sokakta, okulda, hatta evin içinde devamlı görüyorlar. Buna göre, yaşadığımız acı ve tatlı olayları çocuklarımızdan saklayamayacağımıza göre ne yapmamız gerekiyor?
Çocuklarımızın gözleri önünde cereyan Eden korkunç olayları onlara açıklamalı mıyız? Onları felaketlerden uzak tutmak çare mi? Yakınımızdaki insanların ölümleri karşısında ne yapmalıyız?
Bunlara benzer olaylarla ilgili başta anne ve babalar olmak üzere, eğitimcilere, psikologlara, pedagoglara ve sosyologlara büyük sorumluluklar düşmektedir.
Herkesin bildiği gibi çocuklarımızın tertemiz küçücük dünyaları, tozpembe hayallerle doludur. Bu hayal âleminde, felaketlerin, acıların ve korkuların yeri yoktur. Onların bu dünyası, “masum ve umut” dolu bir dünyadır. Bizim yaşadığımız “sahte dünya” ile ilgileri yoktur.
Acılarla, felaketlerle dolu olan bu “yalancı” dünyadan çocukların haberleri yoktur dedik. Haberleri yoktur ama yarın bir gün her şeyi öğrenecekleredir. Çocuklarımızla birlikte yaşadığımız bu dünyada, acılarla, zorluklarla, ölüm gerçekleriyle ve daha bir sürü felaketlerle bir arada yaşadığımıza güre, bu olayları onlara nasıl anlatacağız?
İnsanoğlunun çaresizliği
Acılarla dolu yaşadığımız bu dünya, başta “ölüm” olmak üzere, savaşlar, karanlıklalar, trafik kazaları, cinayetler, gök gürültüleri, yangınlar, kasırgalar, savaşlar, depremler, cinayetler, soygunlar ve daha bir sürü acı olaylar devamlı oluyor. Bunların hiç birini istemeyiz ama yaşadığımız hayatın içinde bunlar devamlı var olan olaylardır.
İnsanoğlu, bu felaketler karşısında her zaman “aciz ve çaresiz kalkıştır.” Bilim ve teknoloji, ne kadar inkişaf ederse etsin, felaketler karşısında insanoğlunu yapacağı fazla bir şey yoktur. Nereye gidersek gidelim, hangi tedbirleri alırsak alalım, bu felaketlerin önünü almak mümkün değildir. Hele hele ölüme karşı insanoğlunun yapacağı bir şey var mı?
Alacağımız tedbirlerle, belki bir süre kendimizi koruma altına alabiliriz, ama felaketlerden ve olaylardan kurtulmamız mümkün olmadığı da ortada.
Biz yetişkinler, felaketlerle iç içe yaşarken, çocuklarımızı da bu olaylarda ayrı tutamayacağımız da bir vakıadır. Acı da olsa, korkunç ta olsa, bu felaketlerle beraber yaşamaya mecburuz.
Acılarla beraber yaşamak
Felaketlerden kaçmak çare değildir. Atalarımızın dediği gibi, “korkunun ece faydası olmayacağına” göre, korkuyu yenmenin çarelerini arayıp bulmak zorundayız.
Çocuklarımıza, felaketlerden korkma yerine, onların ne olduklarını anlatıp paylaşmamız gerekiyor. İnsanların nasıl doğduklarını, nasıl büyüdüklerini ve acılarla nasıl yaşamak zorunda olduklarını seviyelerine göre anlatabiliriz. Ölümün bir felaket olmadığını, her canlının mutlaka ölümle karşılaşacağını, uygun bir dille izah edebiliriz. Her canlı nasıl doğuyorsa, günün birinde de öleceğini çocuk bilmelidir. Acı da olsa ölümün ve diğer acı olayların hayatımızın bir parçası oluğunu sergilemeliyiz.
Bunlarla ilgili filmler, belgeseller seyrettirebiliriz. Zaman zaman çocuklarımızı cenaze namazlarına ve kabristanlara götürerek yerinde açıklamalar yapabiliriz. Kitaplar okutabiliriz.
17 Ağustosta yaşadığımız deprem felaketinin ne olduğunu ve nasıl meydana geldiğini yavrularımıza anlatmalıyız. Biz anlatmasak bile onlar zaten televizyonlardan öğreniyorlar. Yapmamız gereken davranış, yaşanılan acı ve tatlı olaylar karşısında paniğe kapılmadan, hayatın tabii seyri içerisinde normal bir şekilde hayatın devam ettiğini göstermektir. Jeologların dediği gibi, “depremden korkma yerine, onunla beraber nasıl yaşanacağını öğretmemiz,” gerçekten mantıklı bir yaklaşım.
Çocuklarımızın “korkak ve ürkek” yetişmemeleri için onları bilgilendirmemiz ve alıştırmamız gerekiyor. Şartlar ne olursa olsun çocuklarımız, hayatın iyi ve kötü yönlerini mutlaka bizden öğrenmelidirler.
En yakınlarımızın ölümüyle birlikte hayatımızda her hangi bir değişikliğin olmadığını, hareketlerimizle, yaşantımızla çocuklarımıza hissettirmeliyiz. Felaketleri çocuklarımızdan saklamak, faydadan daha çok zararlı sonuçlar doğurur. Felaketleri, bizden öğrenmezlerse, kafaları başkaları tarafından yanlış bilgilerle doldurulacaktır. Bu nedenle, çocuklarımızın “bilinçaltlarına” yerleşecek korkular, gelecekteki davranışlarını “olumsuz yönde” etkilememesi için başta ölüm olmak üzere bazı olayları anlatmamız gerekiyor.
Tekrar hatırlatalım. Yer ve zamanlama dengesini de çok iyi hesaplamak ve çocuklarımızın anlayabileceği dili de çok iyi bilmek gerekiyor.
Bu hassas dengeyi kuramazsak, fayda yerine zarar vermiş oluruz.
Mustafa Topaloğlu