
Ne olursa olsun baktığımız her şeyin arkasındaki gizli eli görmeye çalışacaktık. Zerrelerden galaksilere kadar her şeyin bir kader ölçüsü içinde hareket ettiğinin ve bu nedenle de olağan üstü durumlarda dehşete kapılmamıza gerek olmadığının şuuruna varacaktık.
Öte alemle ilgili işlerimizi, dünya işlerimize tercih edecektik. “dünya geçicidir” gerçeğini tutum ve davranışlarımıza yansıtacaktık. Sönük kafa fenerimizi değil de “dünya”mızın güneşi olan Resulullah’ı(asm) rehber edinecektik.
Her asırda huzur ve barışın yalnız ve yalnız O’nun kutlu mesajında olduğuna inanacaktık. Resûlullah’ın saadet asrındaki eğitimi sayesinde öyle cılız toplumdan nasıl sevgi medeniyeti filizlendiğini, kıyametin kopmasına kadar da bütün asırları ışıtan sevgi kahramanlarının nasıl yetiştiği ise ilgimizin odağı olacaktı.
Resûlullah (asm)’ı sevmeyi Allah’ı sevmenin bir gereği kabul edecektik.
Sevgiyi hayatımıza sokacaktık. Her şeye sevgiyle yaklaşacaktık. Ölümü hayatımızın bir parçası kabul edecektik, hatta onu sevecektik.
Zor anlarımızda yalnız ve yalnız Allah’a sığınacaktık, başka hiçbir şeyden korkmayacaktık. Musibetlerin karşısında sabredecektik. Allah en büyük dayanağımız olduktan sonra olumsuz şeylerden telaşa düşmeyecektik- yılmayacaktık.
Haksız hiçbir baskıdan korkup bildiğimiz doğrudan şaşmayacaktık. Özgür olacaktık. Özgür olduğumuz kadar, her saniye ve her an kontrol altında tutulduğumuzun şuurunda olacaktık.
Asla yalan söylemeyecektik. Aldatmayacaktık, aldanmayacaktık. Bir adım sonra ölüm bile olsa ne birini ne de bir toplumu yanılmayacaktık.
Her zaman doğrunun yanında olacaktık. En yakınımız bile olsa asla haksızdan yana tavır koymayacaktık. Eşit muameleyi ilke haline getirecektik. Hak ve hukuka saygılı olacaktık kusuru başkasında değil nefsimizde arayacaktık.
Kardeşimizin kusurunu görmezlikten gelip ayıplarını örtecektik. Kardeşimizi şerefte, makamda, ilgide ve hatta maddi çıkarda nefsimize tercih edecektik.
Her canlının rızkı Allah’ın taahhüdü altında olduğuna göre, geçim darlığından telaşa düşmeyecektik. Alçak gönüllü olacaktık, insanlara tepeden bakmayacaktık. Düşkünlere yardım edecektik.
Tutuculuğa hiç yer vermeyecektik. Başkalarına toleranslı olacaktık. Kendi düşüncelerimizle övünmeyecek, başkasının fikrini yermeyecektik. Hangi meşrebe sahip olursa olsun herkese kapımızı açacaktık.
Davamızı başkasını tenkite alet etmeyecektik. Kardeşimizin yaptığı güzel işleri alkışlayacaktık. Özellikle iman davasına sarılmışlarla müfritâne irtibat içinde bulunacaktık. Huzur bozucu ve yararsız kıskançlığa kendimizi kaptırmayacaktık.
Yaptığımızı Allah için yapacaktık. Kudsî davayı omuzlamada başkalarının yardımından son derece memnun olacaktık. Yalnız kendi meşrebimizi hak bilmeyecektik. Başkalarının görüşlerine de saygılı olacaktık haykırılan her hakikati her zeminde alkışlayacaktık. Başkalarıyla tartışmaya girmeyecektik.
İstenildiğinde fikrimizi açık açık söylemekten çekinmeyecektik. Ümitsizliğe düşmeyecektik ve sabredecektik. Zorluklardan asla çekinmeyecektik. Yaptığımız kusurlardan içten utanacaktık. Günahlardan tövbeye sarılacaktık.
Ve yarınları kurmaya bütün ümidimizle hazır olacaktık."
HANİ…



gülay
Ağustos 30, 2009 at 6:47 am
Mehmet Ali Demirbaş beyin( http://www.dinimizislam.com) bygünkü köşe yazısı;Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri buyuruyor ki:Siz bu âleme, kendiliğinizden gelmediğiniz gibi, yine kendiniz de gidemezsiniz. Gördüğünüz gözler, işittiğiniz kulaklar, duygu edindiğiniz organlar, düşündüğünüz zekâlar, kullandığınız eller ve ayaklar, geçeceğiniz bütün yollar, girip çıktığınız bütün yerler, hülasa, ruh ve cesedinize bağlı bütün aletler, sistemler, hepsi ve hepsi, Allahü teâlânın mülkü ve mahlukudur. Siz Ondan hiçbir şey gasp edemez, mülk edinemezsiniz! O, görür, bilir, işitir ve her var olan şeyi, her an varlıkta durdurmaktadır. Hepsinin idaresinden, hallerinden bir an gafil olmaz. Mülkünü kimseye çaldırmaz. Emirlerine uymayanların cezasını vermekten de, aciz kalmaz. Mesela, Ay’da ve diğer yıldızlarda insan olmadığı gibi, yeryüzünde de bulunmasaydı, bir şey lazım gelmezdi. Bundan dolayı, büyüklüğünden bir şey eksilmezdi. Bir hadis-i kudsi meali: (Önce gelenleriniz, sonra gelenleriniz; küçüğünüz, büyüğünüz; dirileriniz, ölüleriniz; insanlarınız, cinleriniz; en mütteki, itaatli kulum gibi olsanız, büyüklüğüm artmaz. Aksine, hepiniz, bana karşı duran, Peygamberlerimi aşağı gören, düşmanım gibi olsanız, ilahlığımdan bir şey eksilmez. Rabbiniz, sizden ganidir, Ona hiçbiriniz lazım değildir. Siz ise, var olmanız için ve varlıkta kalabilmeniz için ve her şeyinizle, hep Ona muhtaçsınız.)Ey taşkınlık içinde yüzen insan! Siz, ne hep, ne de hiçsiniz! İkisi arası bir şeysiniz. Evet siz, icat etmekten, her şeye hakim ve galip olmaktan, şüphesiz uzaksınız. Fakat, inkâr olunamayan bir hürriyet ve ihtiyarınız, sizi hakim kılan, bir arzu ve seçim hakkınız vardır. Siz, eşi ortağı bulunmayan bir hakim ve mutlak, başlı başına bir malik olan, Hak teâlânın emri altında, bazı vazifeler alan, birer görevlisiniz. Onun koyduğu ahkam ve nizam ile, Onun tayin ettiği mevkileriniz ve emanet olarak verdiği yetki nispetinde vazife yaparsınız. Amir ancak O, hakim yalnız O, malik yine Odur.Sizin o kadar benimseyerek, hevesle atıldığınız maksatlar, giriştiğiniz mücadeleler, sarf ettiğiniz gayretler, duyduğunuz iftiharlar, kazandığınız başarılar, Onun için olmadıkça, hep boştur. Niçin, eşsiz hakim olan, Hak teâlânın emirlerine uymuyor, Onu mabut tanımıyorsunuz da, binlerce, hayal olan, mabutlar arkasında koşuyor, hepiniz sıkıntılar içinde boğuluyorsunuz? Her neye koşuyorsanız, sizi sürükleyen bir emel değil midir? Niçin o emeli Haktan başkasında arıyorsunuz?Hak teâlânın hakimliğini tanıdığınız, emaneti ve emniyeti bozmayarak çalıştığınız zaman, birbirinizi ne kadar sevecek, ne kadar bağlı kardeş olacaksınız. Sizin o kardeşliğinizden, Allah’ın merhameti, neler yaratacaktır. Kavuştuğunuz her nimet, hep Hakka imanın hasıl ettiği kardeşliğin neticesi ve Allahü teâlânın merhameti ve ihsanıdır. Gördüğünüz her musibet ve felaket de, hep kızgınlığın, nefretin ve düşmanlığın neticesidir. Bunlar ise, hakkı tanımamanın ve haksızlık etmenin cezasıdır. Bu da, hukuku kendiniz kurmaya kalkışmanın, Hak teâlâ ile yarış edebilecek ortaklara tâbi olmanın, hasılı, halis tevhid ile, yalnız Hak teâlâya iman etmemenin neticesidir.İnsanlığı kaplayan sıkıntıların birinci sebebi şirktir. İlim ve fen, ilerlediği halde, insanlığın ufuklarını sarmış olan fesat karanlığı, hep imansızlığın, vahdetsizliğin ve sevişmezliğin neticesidir.Beşeriyet ne kadar uğraşırsa uğraşsın, sevip sevilmedikçe, ıstırap ve felaketten kurtulamaz. Hakkı tanımadıkça, Hakkı sevmedikçe, Hak teâlâyı hakim bilip, Ona kulluk etmedikçe, insanlar, birbirini sevemez…Mehmet Ali Demirbaş beyin( http://www.dinimizislam.com) bygünkü köşe yazısı;Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri buyuruyor ki:Siz bu âleme, kendiliğinizden gelmediğiniz gibi, yine kendiniz de gidemezsiniz. Gördüğünüz gözler, işittiğiniz kulaklar, duygu edindiğiniz organlar, düşündüğünüz zekâlar, kullandığınız eller ve ayaklar, geçeceğiniz bütün yollar, girip çıktığınız bütün yerler, hülasa, ruh ve cesedinize bağlı bütün aletler, sistemler, hepsi ve hepsi, Allahü teâlânın mülkü ve mahlukudur. Siz Ondan hiçbir şey gasp edemez, mülk edinemezsiniz! O, görür, bilir, işitir ve her var olan şeyi, her an varlıkta durdurmaktadır. Hepsinin idaresinden, hallerinden bir an gafil olmaz. Mülkünü kimseye çaldırmaz. Emirlerine uymayanların cezasını vermekten de, aciz kalmaz. Mesela, Ay’da ve diğer yıldızlarda insan olmadığı gibi, yeryüzünde de bulunmasaydı, bir şey lazım gelmezdi. Bundan dolayı, büyüklüğünden bir şey eksilmezdi. Bir hadis-i kudsi meali: (Önce gelenleriniz, sonra gelenleriniz; küçüğünüz, büyüğünüz; dirileriniz, ölüleriniz; insanlarınız, cinleriniz; en mütteki, itaatli kulum gibi olsanız, büyüklüğüm artmaz. Aksine, hepiniz, bana karşı duran, Peygamberlerimi aşağı gören, düşmanım gibi olsanız, ilahlığımdan bir şey eksilmez. Rabbiniz, sizden ganidir, Ona hiçbiriniz lazım değildir. Siz ise, var olmanız için ve varlıkta kalabilmeniz için ve her şeyinizle, hep Ona muhtaçsınız.)Ey taşkınlık içinde yüzen insan! Siz, ne hep, ne de hiçsiniz! İkisi arası bir şeysiniz. Evet siz, icat etmekten, her şeye hakim ve galip olmaktan, şüphesiz uzaksınız. Fakat, inkâr olunamayan bir hürriyet ve ihtiyarınız, sizi hakim kılan, bir arzu ve seçim hakkınız vardır. Siz, eşi ortağı bulunmayan bir hakim ve mutlak, başlı başına bir malik olan, Hak teâlânın emri altında, bazı vazifeler alan, birer görevlisiniz. Onun koyduğu ahkam ve nizam ile, Onun tayin ettiği mevkileriniz ve emanet olarak verdiği yetki nispetinde vazife yaparsınız. Amir ancak O, hakim yalnız O, malik yine Odur.Sizin o kadar benimseyerek, hevesle atıldığınız maksatlar, giriştiğiniz mücadeleler, sarf ettiğiniz gayretler, duyduğunuz iftiharlar, kazandığınız başarılar, Onun için olmadıkça, hep boştur. Niçin, eşsiz hakim olan, Hak teâlânın emirlerine uymuyor, Onu mabut tanımıyorsunuz da, binlerce, hayal olan, mabutlar arkasında koşuyor, hepiniz sıkıntılar içinde boğuluyorsunuz? Her neye koşuyorsanız, sizi sürükleyen bir emel değil midir? Niçin o emeli Haktan başkasında arıyorsunuz?Hak teâlânın hakimliğini tanıdığınız, emaneti ve emniyeti bozmayarak çalıştığınız zaman, birbirinizi ne kadar sevecek, ne kadar bağlı kardeş olacaksınız. Sizin o kardeşliğinizden, Allah’ın merhameti, neler yaratacaktır. Kavuştuğunuz her nimet, hep Hakka imanın hasıl ettiği kardeşliğin neticesi ve Allahü teâlânın merhameti ve ihsanıdır. Gördüğünüz her musibet ve felaket de, hep kızgınlığın, nefretin ve düşmanlığın neticesidir. Bunlar ise, hakkı tanımamanın ve haksızlık etmenin cezasıdır. Bu da, hukuku kendiniz kurmaya kalkışmanın, Hak teâlâ ile yarış edebilecek ortaklara tâbi olmanın, hasılı, halis tevhid ile, yalnız Hak teâlâya iman etmemenin neticesidir.İnsanlığı kaplayan sıkıntıların birinci sebebi şirktir. İlim ve fen, ilerlediği halde, insanlığın ufuklarını sarmış olan fesat karanlığı, hep imansızlığın, vahdetsizliğin ve sevişmezliğin neticesidir.Beşeriyet ne kadar uğraşırsa uğraşsın, sevip sevilmedikçe, ıstırap ve felaketten kurtulamaz. Hakkı tanımadıkça, Hakkı sevmedikçe, Hak teâlâyı hakim bilip, Ona kulluk etmedikçe, insanlar, birbirini sevemez…
gülay
Ağustos 30, 2009 at 6:50 am
Utanmak, insanın kalitesini gösteren bir güzelliktir. Utancından dolayı yanakları kızaran bir insan, gerçekten ve hala insan olduğunu gösteriyor demektir.Bu güzellik bütün insanlara yakışır ama, asıl hanımların süsüdür.Bu gerçeği, açıkça ve ilk ifade eden Güzeller Güzeli\’dir. Halkımız da, o nebevi ifadeden ilhamla, utangaç, iffetli, edepli ve hayâlı delikanlıları tarif etmek için, "Kız gibi çocuk" der.Ne yazık ki, şimdi utanmaktan utanan bir nesil yetişiyor. Utanması gerekenden utanmayan, ama utanmaması gerekenden utanan bir nesil Utandırması gereken, ahlaksızlık, faziletsizlik, haksızlık, merhametsizlik ve sevgisizlik değil midir?Şimdi, bu insani güzelliklerden dolayı utananlar ayıplanıyorlar, eksik ve noksan olarak görülüyorlar.Rahmetli Necip Fazıl, Kahraman Maraş\’taki bir konferansında, "Pek yakında utanmaktan utanan bir nesil gelecektir" dediği zaman, o zamanın gençleri olan ben ve arkadaşlarım, bu cümleyi çok yadırgamış ve bir türlü kabullenememiştik.Ama Şairler Sultanı, bir şair hassasiyetiyle demek ki bugünleri görüp haber vermiş… Şimdilerde, giderek utanmaya yabancılaşan ve hatta bazı kesimlerde, maalesef, UTANMAKTAN UTANAN bir nesli hep birlikte ayan beyan görmekteyiz.Güzeller Güzeli Efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem, "Haya imandandır" buyurur… Ancak günümüzde, hayânın bir insani güzellik olarak yaşanılması bir yana, artık kelimesi de dilimizden ve lügatimizden kalkmaktadır.Sahi, dilimizde kaldı mı hayâ? Ya hayatımızda…Dilimizde olmayan hayatımızda bulunur mu ki?.. Önce kavramlar kalkıyor âlemimizden sonra da yaşanan manaları…Her insani güzellik gibi, hayânın, utanmanın ve bu güzelliklerden dolayı yüzlerin kızarmasının temelinde İMAN vardır. Görürcesine bir Allah ve ahiret imanı yoksa, ne utanma kalıyor, ne de hayâ… Çünkü insanı sınırlayan ve kurallara bağlayan imandır.Eğer insana iman hâkim değilse, egemenlik nefsin ve işbirlikçisi olan Şeytan\’in eline geçiyor. Nefs ve Şeytan ortaklığının en önemli silahı ise, utanmazlıktır.Utanmazlığı ele alıp, insan gibi değil, çok ayaklılar gibi yaşayanlar için, Akif\’imiz şöyle der:"–Bir utanmaz yüz, kızarmaz yüz bütün sermayesi"…Niçin böyledir?Bu sorunun en açık ve net cevabı şöyle olmalıAllah\’tan utanmayanı, kimden ve neden utandırabiliriz ki?..diye düşünüyorum:–Ve bu hale gelmiş bir insanı, kötülükten, edepsizlikten, ahlaksızlıktan nasıl vazgeçirebiliriz ki?Batılı insan, Allah\’tan uzaklaşıp da nefsinin kölesi olmaya yönelince, birçok insani özelliklerini de birer birer terk etmeye başladı. Fakat en önce ve hemen terk ettiği güzellik, hayâ duygusu oldu… Hayâ gidince ne ayıp kaldı, ne de günah… Ne yapsan caiz, ne etsen uygun, nasıl yaşasan güzel…Böylece hayat, kuralsız, sınırsız bir nefsaniyet yarışına dönüştürüldü.İnsan, "Allah\’ın kulu olmaktan kurtulup hürriyetimi kazanayım" derken, nefsinin kölesi olup, bütün varlığın esiri durumuna düştü. Bir başka deyişle, insan, Allah\’tan uzaklaşınca, insanlıktan da uzaklaştı. Allah\’tan ve dolayısiyle de insanlıktan da uzaklaşan insan, nereye yaklaştı?Allah\’tan ve insanlıktan uzaklaşan insanın yaklaştığı yer, utanmanın bittiği yerdir. Böyle bir insan, haksızlıktan utanmıyor. Kan dökmekten, hırsızlıktan, kalp kırmaktan utanmıyor. Utanmıyor ve bu sebeple de her hayâsızlığı yapmakta kendini serbest hissediyor.Böylelerine, AR DAMARI ÇATLAMIŞ denirdi. Hala arsızlık diye bir şeyden bahsediliyor mu, bilmiyorum ama benim anacığım derdi ki:"–İnsanın manevi bir damarı vardır. Ar ve hayâ duygusu o damarı güçlü ve sağlam kılar. İnsan utanmazlığa başlar ve devam ederse, nihayet bir gün o damar çatlar… Ar damarının çatlaması, insanı insanlıktan çıkarır. Çünkü utanmaktan uzaklaşır ve artık yüzü hiç kızarmaz olur.Ar damarı, çaaat dile kırılınca, insanı kötülüğe götüren fren bozulmuş olur. Artık böyle birinin yapamayacağı kötülük yoktur. Suçüstü yakalasanız bile, yaptığından asla utanmaz, hatta edepsizliğinden dolayı yüzüne tükürseniz bile, arsızca sırıtır da, suratına yağmur yağdığını sanır."Bu gerçek de gösteriyor ki, hayâ imanın eseridir… Kesin ve kesintisiz bir Allah inancı olmadan, hayâlı olmak da mümkün değildir.Bu sebeple de, imandaki zayıflık, ilk önce utanma azlığı sonucunu doğurmaktadır.Batılı insan, Allah\’tan uzaklaşınca nefsinin kölesi oldu. Allah\’ın emirleri ve kuralları yerine nefsinin arzularını koyunca, ilk olarak utanma duygusundan sıyrılmıştır. Zira nefsinin arzularını sınırsızca yaşayabilmek için utanmaktan utanması gerekmektedir.Hayvanları bile utandıracak bir utanmazlık içinde, sadece benini, bencilliğini tatmin için yaşamaya başlamıştır.Bugün ortaya çıkmış olan acı gerçeği, Efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem asırlar önce haber vermişti:"–UTANMIYORSAN, DİLEDİĞİNİ YAP!"Bu hakikat, aslında bütün peygamberlerin ve Allah Dostlarının ortak ifadesidir.Bu gerçek iyi bilinirse, bu gün Bağdat\’ta yapılan zulüm ve bir damla petrol için akıtılan bin damla kan kolay anlaşılabilir.Giyinmeyi gereksiz gördüğünü gösteren kıyafetler içindeki kişiler de, durumlarında utanacak bir şey görmüyorlar.Yalancı yalanından utanmıyor.Hırsız, da hırsızlığından…Sonuç olarak da, utanma duygusu utanmazlığımızdan utanıp, bir bilinmez diyara hicret ediyor. Bizi de, utanmazlığın normal kabul edildiği bir yaşanılamaz, haksız, kaba ve katı bir hayat karşılıyor.Böyle olmasın, "Her insan her dilediğini sınırsızca yaşamasın!" dediğiniz zaman da, ünlü bir gazeteciniz çıkıp, "Biz hayvanlar kadar bile özgürce yaşayamayacak mıyız?"diye yazıyor…Oysaki hayvanlar kadar özgür olabilmek için gereken utanmazlık, sadece Şeytan\’ın işine yarar… Utanmayı öğretemediğimiz çocuklar, Şeytan\’ın rahatça yağmalamasına sunulmuş olur.Eğitim seminerlerimizde, anne–babalardan bazen şöyle bir şikâyet duyarım:"–Çocuğum çok utangaç,çok çekingen… Ne yapayım,onu nasıl açayım?.."Ben de bu sorulara genellikle şu cevabı veririm:"–Önce şunu iyi biliniz ki, utangaçlık kötü bir şey değildir. Böylesine utanmazlaşmış bir dünyada, ne mutlu o evlada ki, hala utanabiliyormuş… Zaman içinde, yaş baş geliştikçe, çocukluktaki utangaçlık zaten kendiliğinden törpülenir, azalır ve dengelenir. Ama siz şimdi çocuğun başarısını ve hayata uyumunu azaltan utangaçlığını abartır, tehlikeli bir hastalık gibi görür üstüne yürürseniz, belki çocuğu utanma duygusundan kurtarırsınız ama utanmaz yapma ihtimaliniz de ortaya çıkar. Asıl tehlikeli olan da budur. Çünkü her utanma, her utanmazlıktan daha iyidir. Bu duyguyu iptal etmek çok kolaydır ama tekrar diriltmek çok zordur.Bu sebeple, utanma duygusuna bütünüyle cephe almak çok tehlikelidir. Ancak, utangaçlık çok aşırı boyutlarda ise ve mesela okul başarısını engelleyecek boyutlara varmışsa, ancak o zaman müdahale edilmelidir. O halde de çok dikkatli olmalı, utanma duygusu rencide edilmemeli, büsbütün ortadan kaldırılacak biçimde hırpalanmamalıdır.İnsanlığın çektiği belaların temelinde, daima utanmazlık vardır. Mü\’minin mizacında hayâ vardır. Yüce Yaratıcı\’nın huzurunda kurulacak olan o Büyük Mahkeme\’de utanmamak için, bu fani hayatta çok mahcup olur, fazla utanır ve her halinden hayâ sezilir. Utanmazlığın arttığı ve insanların adeta hayâsızlık yarışına çıktığı bir yaz mevsiminde, hanımların çıplaklığından şikâyet edenlere bir Allah Dostu şu ibretli tavsiyede bulunmuş:"–Evladım, madem onlar hadlerini bilememiş ve kendilerini sergilemişler… Peki siz, niçin bakışlarınızla onları örtmediniz…"Her ortamda ve her zaman, hayâda hayır vardır…Kardeş sitelerden birisinde okudum ve sizinle paylaşmak istedim..İnsanı, diğer canlılardan ayıran en belirgin özellik, akıl ve hayâdır (utanma duygusu).Akilli insan oncelikle hesap-kitap insanidir. Oturmasinda kalkmasinda, bireysel iliskilerinde icten bir sayginlik, bir edep-adab disiplini kolaylikla farkedilir bu kisilerde.Çünkü kişi heryaptığını gören Rabb ini unutmaz ve huzurunda edeple hareket eder.Utanabilmek bir erdemdir bir zaaf degil.Utanabilenlere..Vehbi vakkasoglu
ahmed
Ağustos 30, 2009 at 10:28 am
Ey diri olan!Ey ebedi var olan!Ey izzet ve ikram sahibi olan!Ey gücün şerefin ve büyüklüğün sahibi olan Allah\’ım!Halimi düzelt işlerimi güzelleştir beni bela ve fakirliğin acılarından koru düşmanların şerrinden şeytanın aldatmasından nefsin arzularından saptıranların saptırmasından beni koru ey Rabbim!Ya Rabbi!Beni çok ibadet eden salihlerden ve şükreden eyle… dini ve dünyevi bütün işlerimi düzene koy. Hayırlı nimetlerimi sonuna erdir.Ya Rabbi!Ömrümün son zamanlarında ölüm anında kalbimi ve dilimi imanla doldur. Bana son anda; şehadet ederim ki Allah birdir ve yine şehadet ederim ki Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) O\’nun elçisidir demeyi nasip et amin….selam ve dua ile Gulay abla hak razı olsun
Assy
Ağustos 30, 2009 at 1:56 pm
bakıslarımızla örtmek cok güzel dogru bi nasihat..Allah razı olsun
gülay
Ağustos 30, 2009 at 2:52 pm
Mevlam c.c. cümlemizden razi olsun kardeşler..hatalıyız,belki de günahkariz,ama Rabbim c.c. kapısı her zaman sonuna kadar açıktır..samimi bir tövbe ile girerim o kapıdan hep beraber inşallah..Allahım tövbelerimizi kabul et.amin
osman
Ağustos 30, 2009 at 6:26 pm
herkes çok güzel yazmış hepinizden ALLAH razi olsun
gülay..
Ağustos 31, 2009 at 5:39 pm
Ağaç yaşken eğilir Ali Çatalyürek Bu Hureyre (r.a.)\’dan Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Her çocuk, İslam fıtratı üzere dünyaya gelir. Ebeveyni (Yahudi ise) onu Yahudi; Hıristiyan ise onu Hıristiyan; Mecusi ise onu Mecusi yapar." Demek ki dünyaya gelen her çocuk, Müslümanlığa yatkın bir fıtratta gelir. Annesi ve babası Müslümansa, çocuk Müslüman olarak yetişir; eğer Yahudi veya Mecusi ise onların vermiş olduğu ahkam ve ahlakla yetişeceğinden anne ve babasına verilen hükmün aynısı ona da verilir. Velev ki, ömrünün sonunda Allah tarafından kendisine hidayet verilirse Müslüman, yoksa isyankar (kafir) olarak ölür. Çocuklarımız, ekmek yapılmaya hazır hamur gibidirler. Hamur usta bir fırıncının elinde ise, ona vereceği güzel bir şekille pişirdikten sonra insanın karnı tok olsa bile yemek için canı çekerken, iş bilmeyen bir ekmekçinin baştan savma ve yenmeyecek kıvamda pişirdiği ekmeği aç da olsa, yemekte zorluk çeker. Allah\’a ve ahirete inanmış, mü\’min, muvahhid bir Müslüman aile, çocuğunu Allah\’ın rızasına uygun şekilde yetiştirmeye çalışırken, bunun aksine elinden, dilinden küfür akan, çevreye mikrop saçan gençlere de rastlamaktayız. Aslında bu gençler de aslında İslam fıtratı üzere dünyaya gelmişler, ama ne yazık ki müşrik bir ailede büyümüş-lerdir. Nitekim çocuk, kendisine verilen eğitim ve öğretime göre şekillenmektedir. Nuh suresi 26 ve 27. ayetlerde: "Nuh (a.s.) dua etti ve dedi ki: \’Ey Rabbim, yeryüzünde barınan kafirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma. Çünkü eğer Sen, onları bırakırsan (mü\’min) kullarını (bile bile) saptırırlar ve facirden (kötülükte sınırı aşan) kafirden başka (evlat) doğurmazlar." Tahrim suresinin altıncı ayetinde: "Tutuşturucusu, yakıtı insanlar ve taşlar olan o ateşten, nefislerinizi ve ailelerinizi (çoluk-çocuğunuzu öğütle) koruyunuz." Çok uzun gibi görünen dünya hayatı, sonunda ölümle sonuçlanacaktır. Akıllı insan, canı kadar sevdiği çocuklarının geleceğini hazırlarken, dünya menfaatleri yanında edeb, terbiye, din, ahlak ve fazilet dersleri de vermelidir. Yoksa yarın yaşlandığımızda ve çocuklarımızdan bir bardak su isterken, "sürahi yanında, al da iç!" gibi cevaplar alırsak, şaşırma-yalım. Ve kimsede hata aramayalım. Çünkü hata bizde… Ne demişler: Ağaç yaş iken eğilir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): "Hiçbir baba, çocuğuna güzel edep ve terbiyeden daha faydalı bir şey vermemiştir (veremez)" buyurmuştur. Bir kimsede bulunması gereken en büyük varlık, zenginlik, terbiye ve ahlaktır. Bir babanın çocuğuna bırakacağı miras, gün gelir elden çıkabilir. Fakat dini terbiye ve ahlak, tükenmeyen bir hazine gibidir. Rasulullah (s.a.v.): "Çocuklarınıza değer verin. Onların terbiyelerini güzel yapın. Bir kimse, üç kız çocuğunu İslam üzere yetiştirip terbiye eder de onları evlendirirse ve onlara iyilikte de devam ederse; o kimseye Cennet vardır" buyurmuştur.
gülay..
Ağustos 31, 2009 at 5:42 pm
Sizce Onlardan mıyız?Ayetlerle sorgulayalım..Onlar;"ALLAH\’ın Adı Anıldığı zaman Kalpleri ürperir."(Enfal-2)Onlar;"ALLAH\’a asla şirk koşmazlar."(Furkan-68)Onlar;"(Her türlü) Zinaya asla yaklaşmazlar."(Furkan-68)Onlar;"Namazlarını Huşu içinde Ve Dosdoğru kılarlar."(Mü\’minun-2)Onlar;"Boş şeylerden tümüyle yüz çevirirler."(Mü\’minun-3)Onlar;"Mallarıyla Ve Canlarıyla Cihad Ederler."(Tevbe-20)Onlar;"Cahillerle asla tartışmazlar."(Furkan-63)Onlar;"Kınayıcının kınamasından Hiçbir zaman korkmazlar."(Maide-54)Onlar;"Emanetlerine ihanet etmezler."(Mu\’minun-8)Onlar;"Söz verdiklerinde sözünde dururlar."(Bakara-177)Onlar;"Yetimin hakkını kesinlikle yemezler."(Nisa-2)Onlar;"Yolda kalmışlara yardım ederler."(Bakara-177)Onlar;"insanların kusurlarını affederler."(Ali imran-134)Onlar;"Yalnızca ALLAH\’a dayanıp güvenirler."(Mücadele-10)Onlar;"Yeryüzünde Alçak gönüllü olarak yürürler."(Furkan-63)Onlar;"Yoksulluk yüzünden evlatlarını öldürmezler."(En\’am-151)Onlar;"Hakk\’ı bile bile gizlemezler."(Bakara-42)Onlar;"inananlara \’Sen Mü\’min değilsin\’ demezler."(Nisa-94)Onlar;"Namuslarını (ırzlarını) korurlar."(Mü\’minun-5)Onlar;"Anne Ve Babalarına öf Bile Demezler."(isra-23)Onlar;"Kötü zandan ve gıybetten kaçınırlar."(Hucurat-12)Onlar;"Ahidlerine (Sözlerine) sadıktırlar."(Mü\’minun-8)Onlar;"Zekatlarını Hakkıyla Verirler."(Bakara-177)Onlar;"Mü\’minlere karşı alçak gönüllüdürler."(Maide-54)Onlar;"Darlıkta ve bollukta da infak ederler."(Ali imran-134)Onlar;"Gerçekten felaha kavuşanlardır."(Mu\’minun-1)Onlar;"ALLAH\’ın ayetlerini az bir menfaatle değiştirmezler."(Ali imran-199)Onlar;"Rasullerden hiçbirini birinden ayırt etmezler."(Bakara-136)şimdi \’\'onlardan mıyız\’\’ diye sorsam ne dersiniz..?
gülay..
Ağustos 31, 2009 at 5:44 pm
İnsanın en gizli düşmanı kimdir?İnsanın en büyük, en tehlikeli, en gizli, en saklı, en fecî düşmanı kendisidir, nefsidir, (ego\’sudur). Pek çok insan, onun azılı bir düşman olduğunun farkında değildir. Halbuki en büyük hatalar, yanılgılar, yenilgiler, ayıplar, kusurlar, suçlar ondan kaynaklanır. Nefis tembeldir, yatmak uyumak ister; halbuki hayat ciddî bir mücadele, acımasız bir savaş, devamlı bir uğraştır; uyumamayı, gevşememeyi, gaflete düşmemeyi, sıkı çalışmayı, ter dökmeyi, cehd etmeyi, cihad yapmayı gerektirir. Nefis oburdur, pisboğazdır, açgözlüdür; doyunca, patlayınca, tıksırıncaya kadar yer, semirir, şişmanlar, şımarır, azar, kudurur; "rabbenâ hep bana!" der, haram helâl ayırmaz, insaf, adalet, müsâvât, muvâsât, îsâr, tercih, ikram, sabır, fedakârlık bilmez, başkalarını düşünmek istemez. Fakat toplum hayatı, tamamen aksinedir; ölçü ister, diğerbînlik ister, uyum ister, sabır ister; aşırı arzulara, hırs ve heveslere, bencilliğe dizgin ister, tahdit koyar, sınır çizer, karşı çıkar. Nefis çok şehvetlidir, yar ister, eş ister, flört ister, aşk ister; nikâhla yetinmez, zinâya kayar, mahremi varken harama bakar, eşi varken metres tutar, camdan bakıp kaş göz eder, yuva yıkar, düğün basar, kız kaçırır, namus meselesinden silâh çeker, kan döker, can verir, can alır, kâtil olur. Halbuki namahreme bakmamak, doğru yoldan sapmamak, namusunu iyi korumak, şehvete esir, nefse köle, şeytana maskara olmamak şart, farz, zaruri, zorunlu, mecburi. Çünkü toplum düzeni, aile nizamı, dinin kıvamı, ahlâkın devamı buna bağlı.Nefis, keyif ehlidir, zevkperesttir, havâîdir, haylazdır, yaramazdır. Saz ister, söz ister, çalgı ister tatlı ister, tuzlu ister, turşu ister, kadayıfı bulur kaymak ister, istirahatı bulur, şak şak ister, zengin olur makam ister, rıyaset ister, izzet ü itibar, kudret u iktidar ister. Başkan olur saray ister, kumaş bulur ipek ister, sıhhat bulur, rahat bulur tantana, saltanat, sanat, bale, orkestra, heykel, anıt ister, nam u şan ister; sade giyinmez, süs, zinet, pırlanta, zümrüt, yakut, mücevher ister, köşk bulur yalı ister, yalı bulur yağlı boya tablo, antika eşya ister…Hasılı, cihanı mahveden, halkları kahreden nefistir, diktatörleri savaşa sürükleyen nefistir, hırsıza hırsızlığı yaptıran nefistir, rüşvetçiye rüşveti aldıran nefistir, zalime mazlumu sömürttüren nefistir, kâfirin mümin olmasını engelleyen nefistir, cihanı fesada veren nefistir, ahireti mahvettiren nefistir, kişiyi Allah\’ın kahrına uğratan nefistir, cehennemde çatır çatır, cayır cayır yandıran nefistir. O halde bu zalim nefsi mutlaka ıslâh etmek lâzımdır, onu müslüman yapmak şarttır, kurtuluş için başka yol yoktur, iki cihanda rahata, felaha ermek, iflah olmak, saadet bulmak nefsi terbiye ve tezkiye eylemekle mümkündür.Nefsini terbiye eden, insan-ı kâmil olur, halkça matlub, Hakk\’a mahbub olur, iki cihanda aziz ve şerif, berhurdar ve bahtiyar olur. Ne mutlu nefsini ıslâh edip, Müslüman eyleyebilenlere!Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Panzehir, Şubat 1998