Ama bir şeyi veremedi: İç huzuru. O kadar veremedi ki adına “bunalım çağı” bile denildi.
Bilenler bilir, insan iç huzurunu bir kez kaybedince mücevher saraylarda yaşasa kıymeti yok. Ve huzursuz insanın başını çarpmayacağı kaya da yok.
Etrafımızdaki insanlara göz gezdirdiğimizde, neredeyse herkesin bunalımda olduğunu ve yaşadığı hayattan tat alamadığını görüyoruz. Yaşanan buhran ve kasavet halinin öyle zannedildiği gibi insanların fakir veya zengin olmasıyla da ilgisi yok. Zengin olan da bunalımda, fakir olan da.
İnsanlar yataklarına girip başlarını yastıklarına koyduklarında kolaylıkla uykuya dalamıyor. Herkes her şeyden şikayetçi. Eşler birbirinden ve çocuklardan, çocuklar da hepsinden şikayet etmekte.
Bunalımın yansımalarını her gün basında görmekteyiz. Televizyonlara, gazetelerdeki haberlere bakıldığında, ülkemizin her bir yanının neredeyse suç mahalline döndüğünü söylememiz yanlış olmaz. Suç işleme oranı küçük yaşlara kadar indi. En olmayacak suç haberlerini bile kanıksadık, sıradan görmeye başladık. Bu açıdan bakıldığında kalbi huzursuz, buhranlı ve asık suratlı bir toplum olmaya doğru gittiğimizi hiçbirimiz inkâr edemeyiz.
Ortaya çıkan bu olumsuz tabloya ve ülkemizin diğer temel sorunlarına bakıldığında, yarınlar adına içimizin karardığını söylemek durumundayız. Öyle ya, insanların ailelerini boğazlamaya başladığı, güpegündüz işyerlerinin ve araçların soyulduğu, genç kuşaklarda ahlâkî değerlerin çok zayıfladığı, yabancı kültürlerin ülkeyi dört bir yandan kuşatıp işgal ettiği, camilerin yaşlılara kalmaya başladığı tabloya bakan bir insanın ümit sahibi olması elbette zorlaşır.
Gerçi Sahabe asrından itibaren insanlar bulundukları dönemin bozulduğundan şikayet etmişlerdir. Hz. Aişe r.a. validemiz Rasulullah s.a.v. sonrasında toplumun eskisi gibi olmadığından dert yanmış, zühd dünyasının önderleri de hep geçmiş dönemlere olan hasretlerini dile getirmişlerdir. Ancak durum ne olursa olsun, Ashab-ı Kiram’dan birisi kalkıp içinde yaşadığımız günleri gözleyecek olsaydı, her halde diyecek kelime bulamazdı.
İnsanların bu derece bunalımda olduğunu, geniş kalabalıklar arasında yürürken yüzleri tebessüm edenlerin sayısının çok az olduğunu, kasavetin toplumu kuşattığını gözlemleyen bir insanın, gördüğü manzara karşısında şaşırması kaçınılmaz olurdu. Bu nedenle, Allah’a kulluğun ve insanın iç huzurunu yakalamasının önündeki engeller ile insanların iç huzursuzluğunun her zamankinden fazla olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Dünya her halde bugünkü kadar kötü bir dönemi çok az görmüştü.
Kendi içimizde yaşadığımız mutsuzluğun, kalbimizin bir türlü huzura ermeyişinin keza toplumda genel olarak müşahede ettiğimiz umutsuzluğun ve yeis halinin nedenleri elbette pek çoktur. Bunları belli birkaç madde altına sığdırmak mümkün değildir.
Bununla birlikte, bugüne kadar müslümanları huzura erdiren ve onların kardeş gibi bir arada yaşamalarını sağlayan temel kural Allah’a gerçek anlamda kul olmaları ve bunun gereklerini yerine getirmeleri olmuştur. Bu kural, gerçekleştiğinde bundan sonra da müminlerin hem kendi içlerinde huzuru yakalamalarını hem toplum güzelleşmesini sağlayacaktır. İslâm tarihinin çeşitli dönemlerinde ve farklı coğrafyalarında yakalanan mutluluğun kökenlerine inildiğinde, karşımıza hep aynı temeller çıkacaktır. Bu nedenle, işe önce Allah’a iman etmekle, daha sonra da bunun gereklerini yerine getirmeye çalışmakla başlamak gerekmektedir.
Allah’a kul olmak
İnsanın en büyük sorunu hiç şüphe yok ki, yaratılış gayesinden uzaklaşmasıdır. Kur’an ve Hz. Peygamber s.a.v., insanın yeryüzüne Allah’a kulluk etmesi için getirildiğini, bu amaçla bir sınava tabi tutulduğunu belirtmektedir. Bu sınavda insandan istenen temel ödev, Allah ve Rasulü’ne iman etmesi ve bu ikisini hayatının merkezine alarak ömrünü sürdürmesidir. Dolayısıyla her şeyin Kur’an ve Sünnet’e uygun olması istenmektedir.
Kul, Allah ve Rasulü’nün rızasını ve isteklerini hayatının köşesine doğru ittiğinde, Allah ve Rasulü’nün dışında kalan şeylerin isteklerini ve beklentilerini karşılamaya yönelir. Bu nedenle de Allah ve Rasulü gönül dünyasından yavaş yavaş çekilir. Bunların yerini dünya hırsı, şehvet, tamah, kibir, riya, samimiyetsizlik gibi kötü hasletler almaya başlar. Bu durum devam ettikçe kul öyle bir noktaya gelir ki, kalbi Allah ve Rasulü’nün asla razı olmadığı isteklerle dolar, dünya ve onun sundukları gayesi haline gelir. Dindarlığı sadece sözde kalır, sözleriyle yaşadığı hayat arasında neredeyse bir bağlantı kalmaz. Kulluğu Allah’tan başka yöne doğru kayar. Zihnini meşgul eden şeylerin kulu-kölesi olur.
Kendimize bir soralım: “Biz Allah’a, Allah’ın istediği gibi iman ettik mi?” Bu sorunun ardından da Allah’ın buyruklarına ne derece uyduğumuza bakalım. Sorumuzun cevabını hemen bulacağız. Eğer sonuç bizleri hoşnut etmediyse, Rabbimiz’e olan imanımızı sorgulayalım; iman etmenin ne anlama geldiğini ve neleri gerektirdiğini bir düşünelim. Zira iman etmek sevmek demektir. Sevgilinin isteklerine râm olmaktır. Biz Yaratıcımız’ın emirlerine râm olabildik mi?
İbadetleri aksatmamak
Farz olan beş vakit namaz, insanın Rabbi ile olan sevgi bağını her dem canlı tutar. Kul Allah ile olan akdini günde beş kez yenileyerek O’na olan görevlerini, O’nun kendisinden beklentilerini ve nelerden kaçınması gerektiğini hatırlar. Namazlardan sonra da ellerini açarak kulluğunu hakkıyla yerine getirebilmesi için Rabbi’nden yardım talep eder.
Bu insan Rabbi’yle her an iletişim içerisinde olduğundan, her iki vakit arasındaki hayatını istikamet üzere tutmaya çabalar, helal-haram çizgisine son derece dikkat eder. Allah Tealâ’nın beyan ettiği gibi: “Muhakkak ki namaz hayâsızlıktan ve fenalıktan alıkor.” (Ankebut, 45). Bunun yanında, namazları eda etmesinin ona verdiği manevi iç huzur, gününü kalbiyle barışık geçirmesine yardım eder. O gün için hayatının bir parçasının eksik kalmadığını düşünür.
Namazlarını eda etmeyen kişiye gelince, kulluk akdini her gün tazelemediği için Rabbi’yle olan irtibatı devamlı surette zayıflar. Allah’ı adeta hayatından yavaş yavaş dışlar. Bir müddet sonra Allah’a olan bağlılığı sadece sözde kalır. Bu durum onda büyük bir manevi boşluk oluşturur. Manevi dayanağı ve sığınağı kalmadığından azgınlaşır, kural tanımaz olur.
Nafile ibadetlere önem vermek
Biz müslümanlar kulluğun nasıl yapılması ve nelere dikkat edilmesi gerektiğini Hz. Peygamber’den öğreniyoruz. Zira Hz. Peygamber s.a.v. Kur’an’ın yaşayan tefsiri idi. O, farz olan hususlar dışında pazartesi ve perşembe ile yılın belli günlerinde oruç tutuyor, sadaka veriyor, bazı vakitlerde nafile namazlar kılıyor, umre yapıyordu. Böyle yapmak suretiyle hem farz olan ibadetlerini tezyin ediyordu hem de bu ibadetlerle kulluğunu güçlendiriyordu. Farz namazların önünde veya ardında bizlerin Sünnet olarak adlandırdığı nafile namazları kılması da böyleydi.
Unutmamak gerekir ki, nafile ibadetler farz olan ibadetlerin daha büyük bir şevkle yerine getirilmesine hazırlık gibidir. Kul nafilelere devam ettikçe farz ibadetlerine daha fazla önem verir hale gelir. Allah ile olan irtibatını nafile ibadetlerle yılın her dilimine yaydığı için imanı daha kuvvet bulur. Yaratıcısı ile olan bağının sağlam olması nedeniyle de dünyada karşılaştığı sıkıntılar onu yıkmaz. Kalbi daima huzur içindedir. Zira o maddi bir karşılık beklemeksizin her zaman Rabbi’ne yönelmektedir. Allah’a kulluk etmek onda meleke haline gelmiştir. Kulluk etmekten lezzet aldığından, çok güzel bir müslümanlık sergiler.
Nafile ibadetlerin önemine dikkat çeken Allah Tealâ, bir kudsi hadiste şöyle buyurur: “Kulumu bana yaklaştıran şeylerin benim katımda en sevimli olanı, farz kıldığım ibadetlerdir. (Farzlardan sonra) kulum bana nafile ibadetlerle durmadan yaklaşır, nihayet ben onu severim. Kulumu sevince de (adeta) ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden her ne dilerse, onu mutlaka veririm; bana sığınırsa onu korurum.” (Buharî)
Harama ve helale dikkat etmek
Kulluk sadece namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek gibi ibadetlerle sınırlı değildir. Bunlar çok önemlidir ancak haram ve helale dikkat etmek de bir o kadar önemlidir. Hiç şüphe yok ki, yaşadığımız dönemde helale ve harama dikkat etmek önceki dönemlere göre çok daha zorlaşmıştır. Bu nedenle kulluk da zorlaşmıştır. Gözlerimizin bir harama takılmasına engel olarak yolda yürümemiz veya bir televizyon haberini izlememiz neredeyse imkansız hale gelmiştir. Pek çok harama da istemeden bulaşmaktayız. Ancak durum ne olursa olsun, bütün bu olumsuz şartlar bizim kulluktan uzak durmamız için bir mazeret olamaz. Sıkıntı ve zorluk ne kadar fazlaysa, hiç şüphe yok ki ecir de o derece fazla olacaktır.
Kul, helal ve haram çizgisine dikkat etmez, kendisinin ve ailesinin midesine inen lokmaların hangi yoldan geldiğini önemsemez, gözleri sürekli haramda dolaşır, gıybet yaparak tanıdığı herkesin günahını yüklenir, etrafındaki insanlar tarafından kötü anılırsa; bu kişi Allah’a kulluğun bir yönünü ihmal ediyor demektir.
Bu nedenle harama ve helale dikkat etmeyen insanların ibadetlerden manevî haz almaları beklenemez, ibadetleri sadece şekildedir, görünüştedir.
Bu insanların imanlarını kontrol etmeleri ve gerçekten iman etmeleri gerektiği gibi, kulluğu sadece farz ibadetlerin ifasına indirgememeleri gerekir. Böyle yapmadıkları takdirde ise, kalpleriyle ve bildikleriyle barışık olmayan, gelgitli ve çelişkilerle dolu bir hayatı yaşamaya mahkum olacaklardır. Böyle bir hayatın onlara mutluluk getirmeyeceği aşikardır.
Hz. Peygamber s.a.v. bu hususta “Helal nafaka aramak her müslümana farzdır.” buyurmuştur (Kenzü’l-Ummâl). Bir diğer hadislerinde de çelişkili hayat süren müslümanın durumunu şu misalle açıklar:
“Bir kimse (hak yolunda) uzun sefere çıkar, saçları dağılmış, toza toprağa bulanmış bir halde ellerini semaya uzatarak ‘ya rabbi, ya rabbi’ diye dua eder. Halbuki yediği haram, içtiği haram, giydiği haram. Haram ile beslenmiş olursa böylesinin duası nasıl kabul edilir?” (Müslim)
Aynı hususa dikkat çeken Abdullah b. Ömer “Namaz kılmaktan yay gibi, oruç tutmaktan (zayıf düşüp) çöp gibi olsanız da haram ve şüpheli şeylerden kaçınmazsanız, Allah o ibadetleri kabul etmez.” derken, İbrahim b. Ethem de “Kemale erenler, ancak midelerine gireni kontrol etmekle kemale erebilmişlerdir.” diyerek aynı gerçeğe vurgu yapmıştır.
Kaybolan kanaat duygusunu kuşanmak
“Hale rıza duygusu”nu kaybeden insan müthiş bir açlık içine düşer. Hiçbir şeyden doymaz. Ne kadar maddi servete sahip olursa olsun hep daha fazlasını elde etmek için kendisini paralar. Bu, insanın servetini artırmasının ötesinde bir durumdur. Gözleri sadece maddeyi görür ve her şeyi buna göre ayarlar. İnsanlarla olan ilişkilerinden tutun da yaptığı hayırlarda bile maddi gücünü artırmayı ve etrafındakiler nezdindeki itibarını sağlamlaştırmayı hedefler.
Bu insan sürekli olarak kendisini etrafındakilerle kıyas eder. Başkalarının sahip oldukları içini kemirir. Kendisinde yoksa ruhu daralır. Birine komşuluğa gittiğinde gözü arabasında, mobilyalarda ve diğer eşyalardadır. Çocuklarının başarılarını da başkalarının çocuklarıyla kıyas eder. Haline şükretmek yerine etrafıyla yarışmayı kendisine yol seçince, diğer evlerdeki başarılar veya maddi imkanların artması onun evi için huzursuzluk kaynağı olur. Haset ve çekememezlik onu yer bitirir.
Oysa Hz. Peygamber s.a.v. şöyle buyurmuşlardı: “Kanaat tükenmeyen bir maldır.” (Taberanî), “Gerçek zenginlik mal çokluğu değil, gönül zenginliğidir.” (İbn Mace) ve “İslâm ile hidayet bulan, yetecek kadar rızkı verilen ve buna kanaat eden kimse felaha ermiştir.” (İbn Mace).
Güzel ortamlara yakın durmak
İslâm birlikte yaşanması gereken bir dindir. Kişi ne kadar iyi müslüman olursa olsun, toplumda var olan kötülüklerden etkilenmeye ve değerlerinden uzaklaşmaya her an meyyaldir.
Netice itibarıyla, kötülüklerin fazla yer aldığı bir toplumda insanın tek başına kendisini etkilerden koruyabilmesi, buna ilaveten arkadaşlık yaptığı kimseleri güzelliğe doğru çekebilmesi çok zordur. Zira kendisi de zaafları olan birisidir. Bu nedenle, adı ne konursa konsun, insanın kendisini kontrol edecek, kalbindeki ahlâkî meziyetleri her zaman canlı tutacak, Allah ile olan bağını asla koparmayacak bir topluluğa ihtiyacı vardır.
Böylesi bir topluluktan kopan ve toplum içinde savrulup duran bir insanın iç huzurunu yakalayabilmesi mümkün müdür? Elbette değildir. Allah Tealâ bunun önemine dikkat çekmektedir: “Ey iman edenler! Allah’tan, O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin. Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın.” (Âl-i İmran, 102-3).
Hz. Peygamber s.a.v. de çeşitli hadislerinde aynı hususa vurgu yapmaktadır: “Bir arada olun. Çünkü Allah’ın yardımı birlikte olanlaradır.” (Taberanî), “İslâm topluluğundan ayrılmayın. Ayrılıktan zinhar sakının. Çünkü şeytan yalnız kalanla beraberdir ve (birlik olan) iki kişiden uzakta durur. Her kim, cennetin mutena yerini istiyorsa müslümanlar topluluğundan ayrılmasın.” (Tirmizî) ve “Allah benim ümmetimi dalalet üzerinde biraraya getirmez. Allah’ın yardımı birlikte olanlaradır. Kim müslümanlar topluluğundan ayrı düşerse, şüphesiz cehenneme doğru yol tutar.” (Tirmizî)
Huzuru bulmanın anahtarı
İnsanı yaratan Allah olduğundan dolayı, kulun kalbinin huzuru hangi yolla yakalayacağını en iyi o bilmektedir. Gönderdiği son elçiyle de bunun pratik yaşamda nasıl gerçekleşeceğini somut bir örnekle insanlığa göstermiştir. Bu nedenle, insan yaşadığı hayattan lezzet almak, mutluluğu yakalamak, en sıkıntılı anında bile Allah’a olan yakınlığından güç alarak ayakta kalmak istiyorsa, Rabbi’ne dönmekten başka çıkar yolu yoktur.
Kendisini yaratandan kaçan ve bu Yüce Yaratıcı’nın Rasulü’nün önderliğinde sunduğu hayat rehberliğinden uzaklaşan insan, kendisinden, özünden ve değerlerinden uzaklaşmış insandır.
Atılacak ilk adım nedir diye soracak olursanız, bunun cevabı basittir.



ahmed
Ekim 31, 2009 at 9:59 am
\’\'Duanız Olmasa Ne Öneminiz Var\’\’ (Furkan 77)Dua edenin, \’Rabbim\’ demesi,Allahın \’efendim\’ demesinin ta kendisidir… Birisi her gece kalkıp Allahı anıyor, O\’na duaediyordu.. Şeytan ona dedi: Ey Allahı çok anan kişi !Bütün gece Allah deyip çağırmana karşılık seni buyur eden var mı?Sana bir tek cevap bile gelmiyor, daha ne zamana kadar dua edeceksin? Adamın gönlü kırıldı, başını yere koydu ve uyudu. Rüyasında ona şöyle dendi: Kendine gel uyan!Niye duayı, zikri bıraktın? Neden usandın? Adam: Buyur diye bir cevap gelmiyor ki, kapıdan kovulmaktan korkuyorum dedi. Bunun üzerine dendi ki ona: Senin Allah demen, O\’nun buyur demesi sayesindedir… Senin yalvarışın, Allah\’ın senin ruhuna haber uçurmasındandır…Senin çabaların, çareler araman, Allah\’ın seni kendine yaklaştırması, ayaklarındaki bağları çözmesindendir… Senin korkun, sevgin, ümidin Allah\’ın lutfununkemendidir… Senin her Ya Rabbî demenin altında, Allah\’ın buyurdemesi vardır… Gafilin, cahilin canı, bu duadan uzaktır… Çünkü Ya Rabbî demeye izin yok ona… Ağzında da kilit var, dilinde de… Zarara uğradığı zaman, ağlayıp, sızlamasın diye Allah ona dert, sızı, gam, keder vermedi… Bununla anla ki, Allah\’a dua etmeni, O\’nu çağırmanı sağlayan dert, Dünya saltanatından daha iyidir… Dertsiz dua soğuktur.Dertliyken yapılan dua gönülden kopar… Mesneviselam ve dua ile abla mevla razı olsun inşallah