
Öğrenmenin yaşı yoktur. Bir insan her yaşta öğrenci olabilir.
Bir işi en kolay ve rahat öğrenmenin yolu da o işi bilen bir kişiden yardım almaktır. Bu sebeple yavaş yavaş Kur’an-ı Kerim öğrenme yolunda mutlaka size yardımcı olacak bir kişinin olması fikrini kendinize telkin edin.
Zamanla bu telkinler sizde bir kabul meydana getirecektir.
Hoca olarak, kendinize yakın bir ismi seçmeniz sizi daha da rahatlacaktır. Bu kişi en yakın dostunuz olabileceği gibi varsa eşiniz, çocuklarınız veya sizin yaşınıza yakın başka bir insan da olabilir. Onlara da düşen sizi sıkıntıya sokmadan bu süreci devam ettirmeleridir.
Dostlarınız sizin Kur’an öğrenmenizi ister. Şeytan ve nefsiniz ise bunu geciktirmek için en makulünden en anlamsızına kadar bir sürü gerekçe uydurmaya devam eder.
Önemli olan sizin seçeceğiniz taraftır. Bir çok insan kendi kendine Kur’an öğrenmiştir. Az bir gayretle ortalama bir hafta, bilemediniz iki haftada Kur’an okumaya geçebilirsiniz.
Şu soruyu sorun, “Rabbimizin kelamı olan Kur’an’ı okumayı gerçekten istiyor muyum ve onu gerçekten seviyor muyum?”
Çünkü, 60-70 yaşından sonra hafızlık yapan ve bunda başarılı olan insanlar varken topu topu 28-29 harfi tanıyıp, okunuşlarını çözmeyi aman aman bir mesele haline getirmeyin. 5-6 yaşındaki çocukların bile Kur’an’ı baştan sona okuyup hatim indirdiklerini unutmayın.
Kur’an hem gençleştirir, hem de ihtiyarlatır!
Hz. Ebu Bekir (ra) bir defasında Efendimiz’e şöyle demiştir: “Ey Allah’ın Resûlü, ihtiyarladınız!” Peygamberimiz’in (sas) cevabı şu oldu: “Hud, Vâkıa, Mürselât, Amme Yetesâelun, İzeşşemsü Küvvirat (sûreleri) beni ihtiyarlattı.”
Hadisi açıklayan alimler şu noktaya parmak basıyorlar: “Bu sûrelerde ahiret halleri ile ilgili bilgiler yer alıyordu. Peygamber’in mübarek canına bir şey olacak değil; fakat O, bize bizden daha şefkatli olduğundan bizim başımıza gelecekleri ve ümmetinin o sûrelerde tasvir olunan ahval içindeki yerini düşünüyordu, ağarma bundandır.
” (İbn Sa’d, Tabakat, I, 435) Kur’an’ın, cennet tasvirleri ve mazlumların haklarını ahirette tamamen alacağı müjdesi de mü’minlerin gönlünü gençleştirmekte, ruhlarını ferahlatmaktadır.



gülay
Kasım 21, 2009 at 10:05 pm
Kur\’an-ı Öğrendikten Sonra Unutmaktan Men Eden Hadis-i Şerifler ve Kur\’an\’dan Ezberinde Hiçbir Şey Olmayanların Durumu :İbn Abbas (Radıyallahu Anh) der ki: Resulullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurdu: “Hafızasında Kur\’an\’dan hiçbir bölüm olmayan kimse harap olmuş ev gibidir.” (Tirmizi, Hakim)Enes (Radıyallahu Anh)\’den rivayetle Resulullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Kişinin mescidden çıkarttığı çör çöpe kadar, bana ümmetimin sevapları gösterildi. Ümmetimin günahları da bana gösterildi. Bir kimsenin Kur\’an-ı Kerim\’den bir sure veya bir ayet öğrenip de sonra unutmasından daha büyük hiçbir günah görmedim.” (Ebu Davud, Tirmizi, İbn Mace, İbn Huzeyme)Sa’d b. Ubade (Radıyallahu Anh)’nin rivayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Bir kişi Kur’an’ı öğrenipte sonra unutursa kıyamet günü Allah’ın huzuruna eli kesilmiş olarak çıkar.” (Ebu Davud) Öğrenilen Kur\’an-ı Tekrar Etmeyi Teşvik Eden Hadis-i Şerifler :İbn Ömer (Radıyallahu Anh) demiştir ki; Resulullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurdu: “Kur\’an-ı ezberleyen kimse, bağlanmış devenin sahibi gibidir. Onu gözetirse elinde tutar, serbest bırakırsa gider.” (Buhari, Müslim)(Kur\’an da böyledir. İnsan öğrendiği yerleri tekrar ederse hafızasında tutar. Tekrar etmezse unutur.)Seyda Muhammed Konyevi Hz. (K.S.)
gülay
Kasım 21, 2009 at 10:08 pm
Evet Kur\’an Kerimdir, o kendisine emek tohumlarını ekenlere karşı çok cömerttir…Ne varki yazıda belirtildiği gibi niyet ve onunla uzun hayat yolunda yapacağınız arkadaşlıkdaki sabır ve samimiyet onu anlamada ve derinliklerine inmede önmeli etkenlerdendir….Onun hikmet denizine ulaşmak için Musa(as) gibi uzun bir yolculuk ,varmak içinde Hızır\’ın(as) Musa\’dan(as)istediği teslimiyeti senden peşinen ister…Yok ben onun anlayam der ve ona doğru yolculuğa çıkmazsanız diyecek bişey yok baştan kaybetmişsiniz…Eğer yolculuğa karar veripte hemencicik Hakim isminin tecelli ettiği ayetlere talip olur birde Musa(as) gibi sabırsız olursanız aklınız kavli,kevli ve fiili yetlerin yüzeyinde kalır..Sonrada şaşar kalırsınız…Aslında Hızır! çok uzaklarda değil ne varki biz ondan uzaklardayız veya yanlış yerlerde arıyoruz onu!…Ne yani Hızır(as) hikmet sahibiydide Kur\’anı Hakim ondan azmı hikmet sahibiydi…"Sana okuduğumuz bunlar, ayetlerden ve hikmet dolu Kuran\’dandır.Al-i imram- 58" El cavap….Hayır.Keza gerek Hızır\’ın(as) gerek Kur\’anın sözleri Alimül Hakim olan Allah\’ın hikmetleriydi…Mübin sıfatı(nın tecelli ettiği ayetler)mi? Onlar her zaman ve her kişiye karşı cömerttir,Kitabın aslıda onlardır…Yarın ben bilmiyordum , anlayamıyordum dolayısıylada ondan habersizdim mazaretinide ortadan kaldırmıştır….. __________________
gülay
Kasım 21, 2009 at 10:11 pm
Tefekkür edin ve Kur\’an\’daki ilmî gerçekleri düşününKur\’ân birçok ilmî ve teknik bahse ana maksatlar çerçevesinde özlü ve i\’cazlı bir biçimde yer vermiştir. Bu cümleden olarak Kur\’ân\’ın, yüce Yaratıcı\’nın kudret, azamet ve hikmetlerinin bilinmesi namına varlıkta cereyan eden birçok olaya bazen açıkça bazen de işaretler ve ipuçları halinde teması söz konusudur ki, bunların birkaçını şöyle sıralayabiliriz: "Allah kimin hidayetini murad ederse, onun göğsünü İslâm\’a açar. Kimi de saptırmak isterse onun göğsünü göğe çıkıyormuş gibi dar ve tıkanık yapar.." (En\’am, 6/125)Bu ayetle Kur\’ân şu gerçeği dile getirmektedir: İnsan yükseğe çıktıkça basınç düşer ve nefes alması zorlaşır. Şöyle ki, her yüz metre yükseldikçe hava basıncı bir derece düşmektedir. Bu yüksekliğin yirmi bin metreyi geçmesi durumunda ise, özel cihazlar olmadıkça insan nefes alamaz ve ölür."Rüzgârları aşılayıcı olarak gönderip gökten su indirdik, böylece sizi suladık. (Yoksa) siz suyu depo edemezdiniz." (Hıcr, 15/22)Bu ayet de, henüz yirminci yüzyılda anlaşılan ilmi bir gerçeğin Kur\’ân tarafından asırlar önce ifade edildiğinin bir göstergesidir. Rüzgârlar su buharından meydana gelen bulutları birbirine çarpıştırır. Bu çarpışmada bulutlarda pozitif-negatif elektron geçişmesi olur, şimşek meydana gelir. Rüzgârlar bulutları sıkıştırarak yere yağmuru aşılar. Aynı zamanda rüzgârlar, bitkiler üzerinden eserken, erkek tohumları dişi tohumlar üzerine kondurmak suretiyle onları aşılar. Böylece bitkilerde döllenmeye yardım eder. Yine bu ayet gökten inen yağmur sularının yerin dibinde depo edildiğini ve böylece oradan çeşmeler ve kuyular açmak suretiyle canlıların sulanabileceğini anlatmaktadır."Her şeyi çift yarattık" (Zariyat, 51/49); "Her tür eksiklikten uzak olan Allah, yerin bitirdiklerinden, nefislerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratmıştır." (Yasin, 36/36)İlim adamlarının kısa bir zaman önce keşfettiği bir hususu Kur\’ân asırlar öncesinden haber vermiştir. Bugün çok iyi bilinmektedir ki, insanlar nasıl çiftse, diğer canlılar da öyle çifttir. Hatta her şeyin asıl maddesi olan atomlar da çifttir. Onların bir kısmı artı, bir kısmı eksi yüklüdür. Ayrıca her şeyde cazibe (çekme) ve dafia (itme) olmak yönüyle de bu ikilik değişik bir şekilde kendini göstermektedir. İkinci ayette ise, o günün insanının müşahedesine arz edilen tablonun dışında, o devre göre bilinmeyen bir kısım şeylerden de bahsedilerek \’daha sizin bilmediğiniz şeyleri de çift yarattı\’ deniyor."Göğü biz çok sağlam bir şekilde bina ettik, onu genişleten biziz." (Zariyat, 51/47)Bu ayette, ilim mahfillerinde ağırlığını devam ettiren \’mekân genişlemesi\’ bin dört yüz küsur sene evvel Kur\’ân\’da söz konusu edilmektedir."Güneş de kendi ekseni etrafında bir vakte kadar hareket eder." (Yasin, 36/38)Kur\’ân asırlar önce, eski kozmolojiye rağmen, Güneş\’in sabit olmadığını ve kendi ekseninde hareket ettiğini bildirmiştir."Sen dağları görür de onları hareketsiz sanırsın, oysaki onlar bulutlar gibi yüzer geçer." (Neml, 27/88)Yine Kur\’ân-ı Kerim, dünyaya ait parçalar olan dağlara dikkat çekmek suretiyle arzın hareket ettiğine işaret etmiştir. Görüldüğü gibi, kâinat kitabının bir tercümesi olan Kur\’ân\’da -en mükerrem bir varlık olarak kâinata gerçek değerini kazandıran- insanla alâkalı ilmî meseleler ve gerçekler de ihmal edilmeyip, önem ve mahiyetlerine göre yerini almıştır. (Bu konuda daha geniş bilgi isteyenler, Maurice Bucaille\’nin \’Müspet İlim Yönünden Tevrat, İncil ve Kur\’an\’ isimli eserine bakabilirler.Ramazan ÖzelSamanyoluhaber
gülay
Kasım 21, 2009 at 10:41 pm
Allah kelâmı Kur’ân-ı Kerim, bütün müminler için bir hidayet kaynağıdır. Herkes ondan hissesini alır. Ama âriflerin Kur’ân’dan aldıkları hisse şüphesiz daha bir başkadır. Kelâm Allah’ın olunca, onun anlam derinlikleri tükenmez, her zamanda, her makamda, her derecede, Kur’ân sanki yeni nâzil oluyormuş gibi yepyeni bir veçhesini ortaya çıkarır.Büyük âriflerden Hz. Mevlânâ’nın Kur’ân’a yaklaşımı çok derinlikli, çok katmanlıdır. O Kur’ân’ı tek boyutlu, tek anlamlı, dille söylenen ve kalemle yazılan bir sözden ibaret olarak görmez: “Eğer Kur’an yalnız bu harflerden ibaret olsaydı, denizlerin mürekkep ve ağaçların kalem olmasına gerek olmazdı. Kur’an’ın harfleri yarım okka mürekkeple yazılabilir. Kur’an harflerinin başlangıcı ve sonu vardır; halbuki Allah’ın kelâmının nihayeti yoktur.” 1Meşhur bir hadis-i şerifin yorumu sayılabilecek olan şu sözleriyle, Kur’ân’ın dört katmanlı anlam tabakasına işaret eder: “Kur’an’ın görünen kelimelerinin ve zâhirî mânâsının altında, pek derin bir de bâtınî iç mânâ vardır. O bâtınî mânânın da altında bir iç mânâ vardır. Ondan sonra üçüncü bir iç mânâ daha vardır ki, onu anlamakta akıllar kendilerini kaybeder. Kur’an’ın dördüncü bâtınî mânâsını ise, eşi benzeri olmayan Allah’tan başka kimse anlayamadı.” 2Mevlânâ için Kur’ân’ın asıl değeri, özünden, derûnundaki anlamdan kaynaklanır. Bir gün Hz. Pîr-i Destgîr’in huzurunda, Kur’an’ı yedi kıraat üzere okuyabilen bir zattan bahseder, onu “Her gece Kur’an’ı hatmetmeden yatmaz” diye överler. Bunun üzerine Mevlânâ: “Evet, sadece cevizleri iyi sayıyor, onun özünden bir haz almıyor. Allah’ın kitabı dört esas üzerine kurulmuştur: İbare, işaret, latifeler ve hakikatlar. İbare avam içindir, işaret havas için, latifeler veliler, hakikatlar da peygamberler içindir. O bahsettiğiniz aziz daima ibareyi tamirle meşgul, onun sırlarından mahrumdur.3Bir sohbetinde şöyle anlatıyor: “Rivayet olundu ki, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) zamanında, sahâbilerden bir sure ezberleyen kimseleri ‘ezberinde bir sure vardır’ diye parmakla gösterirlerdi. Çünkü onlar Kur’ân’ı yutarlar, ‘yerlerdi’”. 4 Mevlânâ’ya göre Kur’ân’ı okuyup, tilavet edip de mânâsına vakıf olamayanların misali, ağzına alıp çıkarmak suretiyle yüzlerce ekmek yemeye benzemektedir. Suretle, kabukla uğraşmak daha kolaydır, asıl öze ulaşmak zahmet ister. Ama sonucu çok daha lezzetlidir: “Kur’ân’ın mânâsına yönelmek ilk zamanlarda çok tatlı görünmez, fakat insana gitgide daha tatlı gelir. Suret ise bunun aksinedir; önce latif görünür, sonra o suretle ne kadar ülfet edilirse kişi ondan o kadar soğur.” 5Fakat Kur’ân’ın zâhir anlamı da, bâtın anlamı da Mevlânâ’ya göre haktır, doğrudur. Çünkü “Kur’an iki yüzlü bir kumaştır. Bazısı bu yüzden hisselenir, bazıları diğer yüzden. Her ikisi de doğrudur, çünkü Hak Teâlâ iki grup insanın da faydalanmasını murad eylemiştir.” 6Kur’ân-ı Kerim böyle anlam zenginlikleriyle yüklü bir kitap olunca, herkesin onu hakkıyla anlayabildiğini söylemek haliyle mümkün değildir. Nitekim yüzlerce tefsir yazılmıştır, ama bu derinliklere işaret edebilen çok az sayıda tefsir vardır. Mevlânâ’nın sözleriyle: “Kur’an’ı çok tefsir etmişlerdir; ancak az kimse Kur’an’ın maksadını tefsir edebilmiştir.” 7Her devirde her kesimden müslüman, Kur’ân’dan kendi anlayışına bir tasdik aramış, adeta kendi kabullerini Kur’ân’a dayatmaya çalışmıştır. Mevlânâ bu yolla Kur’ân’ı anlamanın mümkün olmadığı düşüncesindedir. İnsanın Kur’ân’ı anlayabilmesi için Kur’ân’ı –tabiri caizse- yağmalaması, onun harim-i ismetine tecavüz etmesi, kendi idrak ve anlayışına göre eğip bükmesi geçer yol değildir; aksine Kur’ân’a kendini teslim etmesi, her türlü peşin hükümden boşalmış, duru bir zihin ve kalple, O’ndan geleni idrake hazır bir ruh hâletiyle Kur’ân’ın huzurunda beklemesi gerekir. Bunun sonucunda Kur’ân kendi hazinelerini açar, o kişiye Kur’ân’ın derinliklerini anlayabilecek bir meleke ihsan edilir.Sözü yine, Hz. Pîr’e bırakalım: “Kur’an-ı Kerim süslü bir gelin gibidir; örtüsünü açan kimseye yüzünü göstermez.” 8“Hz. Kur’an, ne suretle isterse görünmeye kâdirdir; fakat örtüsünü çekmeyip, rızasını talep eder ve onun rızasına sebep olan şeyin peşinde gayret edersen, sen onun örtüsünü çekmeksizin, o sana yüzünü gösterir.” 9“Kur’an’ın dış yüzü bir insana benzer; insanın şekli, yüzü, boyu görünür ama, ruhu gizlidir, görünmez.” 10Kur’ân’ı anlamak, herhangi bir kitabı okuyup anlamaya benzemez, Kur’ân’la hemhal olmak, hatta Kur’ân kesilmek, Kur’ânlaşmak gerekir: “Kur’an’ın mânasını, Kur’an önünde kurban olmuş, benliğinden geçmiş, alçalmış, adetâ ruhu Kur’an kesilmiş kişiden sor.”11Hz. Mevlânâ, sohbetlerinde çeşitli vesilelerle bazı ayetleri tefsir etmiştir. Günümüze kadar gelen bu tefsir örneklerini zikretmek suretiyle onun Kur’ân anlayışına daha bir yaklaşmayı deneyelim.Bir sohbetinde “O’nun zatından başka herşey helâk olacaktır.” (28/88) ayetini şöyle açıklıyordu: “Bu ayette Allah Teâlâ kendisini övmüyor ve kullarına karşı da kıdem ve bekasından ötürü kendini medhedip ‘Ben daima kalırım, siz ise yok olup gideceksiniz’ demek istemiyor. Bu ayette Hak bizi kendi merhametine davet ediyor ve ‘(baki ve ebedi olmanız için) damlanın denizde kaybolması gibi, siz de yok olması mümkün olmayan Zatımda tamamıyla yok olun’ diyor.” 12 Bir gün Mevlânâ, “Onlar kıyameti uzak görürler, Biz onu yakın görürüz” (70/6-7) ayetini tefsir ediyordu. Buyurdu ki: “Allah’ın bir sürme kutusu vardır. İstediğinin iç ve dış gözüne bu kutudaki sürmeden çeker. O da bununla bütün kainatın sırlarını anlar, gaybü’l-gayb’ın gayıpları ona keşfolunur ve aynü’l-yakîn ile Allah’ın hazineleri ve gizli şeylerini olduğu gibi görür. Eğer o sürmeden o kimsenin gözüne çekmezse, bütün sırlar onun dış gözünün önüne gelse de, o hiçbirini görmez ve bilmez.” 13Bakara suresi 125. ayette Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Vaktiyle Biz beyt-i şerifi insanlar için dönüp varılacak bir sevap mahalli ve emniyet makamı kıldık. Ey mü’minler, siz de makam-ı İbrahim’i namazgâh edinin.” Hz. Mevlânâ bu ayeti zikrettikten sonra, tasavvuf ehli olmayan ulemânın bu ayeti şöyle tefsir ettiklerini hatırlatır: “Beyt’ten maksat Kabe’dir, ona ilticâ eden eman bulur. Orada avlanmak haramdır ve kimseye eziyet etmek helal değildir. Hak Teâlâ orayı mümtaz kılmıştır.” Mevlânâ’ya göre bu söz doğrudur ve güzeldir, ancak bu Kur’ân-ı Kerim’in yalnızca zâhiri, dış yüzüdür. Muhakkıklar ise bu ayeti şöyle tefsir ederler: Beyt insanın bâtınıdır, iç yüzüdür. Böylece, ayetin bu iç anlamından hareketle kul şöyle dua ediyor demektir: Yâ Rab! Bâtınımı vesveselerden, fasit ve bâtıl fikirlerden hiç endişe kalmayıncaya kadar tertemiz eyle! Orada emniyet açığa çıksın, vahyinin mahalli olsun. Şeytan ve vesveseler oraya yol bulamasın.” 14“Biz insanı şiddetli zahmet ve meşakkatte yarattık” (90/4) ayetini Mevlânâ şöyle tefsir ediyor: “Bu ayetteki şiddetli zahmet ve meşakkatten (kebed) maksat zulmet ve cehalettir. Sonra Allah onların üzerine nurundan serpti, bunun üzerine insanın beşerî sıfatları kalmadı, zahmet ve meşakkatten rahata çıktı. “O, sarp yokuşa göğüs veremedi” (90/11) ayetindeki sarp yokuşu geçip esirlikten kurtuldu. Sarp yokuştan maksat, nefistir. Esirlikten kurtulması da halkın ve nefsinin esirliğinden kurtulduğunu görmesi demektir.”15Bir gün din âlimlerinden bir topluluk, Hudâvendigâr’a: “O sizinle beraberdir” (72/4) ayet-i kerimesinin yorumunu sordular. Allah’ın mahlukatıyla nasıl beraber olabildiğini öğrenmek istediler. Mevlânâ misal olarak dedi ki: “Bahar, dünyanın her parçasına karışmıştır. Herşey onunla diri ve handandır. Öyle ki her gül, her toprak, her taş, her renk onunla nurlanmış ve onunla süslenmiştir. Ama baharın dikenler ve taşlar karşısındaki durumu ile kırmızı gül ve parlak yakut karşısındaki durumu bir değildir. İşte Allah’ın da, peygamberlerin ve velilerin ruhları ile beraberliği ayaktakımı ile olan beraberliği gibi değildir. Tıpkı bir müderrisin, yeni başlamış bir talebe ile ilerlemiş bir talebe hakkındaki beraberliğinin aynı olmadığı gibi.” 16Bir gün Mevlânâ Hazretleri, “O beni yarattı ve beni hidayete mazhar etti” (26/78) ayetinin mânâsı üzerinde sohbet ediyordu. Şöyle diyordu: “Bu ayetin mânâsı, yani o beni kendi hizmeti için yarattı ve hizmet âdâbını öğrenmek için bana yol gösterdi demektir.” 17Sözün kısası Mevlânâ için Kur’ân, tükenmez bir hazinedir.
gülay
Kasım 21, 2009 at 11:33 pm
Kur\’an-ı Kerim ve Hadis dışında inananların hayatına yön veren önemli öğütler dünyamızı aydınlatıyor…Bütün öğütlerin özü olan Kur’an ve Efendimiz’in nurlu beyanları bizim için birer nasihat hazinesidir. Bu iki kaynaktan başka bir de onlardan beslenen Allah dostlarının öğütleri vardır ki bu öğütler, bize iki dünya saadetini kazanma yollarını gösterir… Öğüt (nasihat), kültürümüzde çok önemli bir yer tutar. Çünkü dinimiz adeta bir öğütler bütünüdür. Peygamber Efendimiz bir hadislerinde “Din, öğüttür” buyurarak din ile öğüdü bütünleştirmiştir. Bütün öğütlerin özü olan Kur’an ve Efendimiz’in nurlu beyanları bizim için birer nasihat hazinesidir. Bu iki kaynaktan başka bir de onlardan beslenen Allah dostlarının öğütleri vardır ki bu öğütler, bize iki dünya saadetini kazanma yollarını gösterir. Bu hafta sizinle bu öğütlerden bir demeti paylaşmak istiyoruz. En büyük bela ümidi yitirmektir. Ümitsizlik her türlü kemalin engeli, gelişmenin ayak bağıdır. BAŞARININ TEMELİ ÜMİTTİR Malını kaybeden bir şeyini, ümidini kaybeden ise her şeyini kaybeder. Tüm çaba ve başarının temelinde ümit, tüm yılgınlık ve hüsranların kökünde ise ümitsizlik yatar. Ümitsiz hayatın ne anlamı ne de tadı tuzu kalır. Hayatımız, ucu ışığa varan karanlık geçitlerle doludur. Önemli olan, sonundaki ışığı gözden uzak tutmamaktır. Aksi halde, dar bir geçidin içinde boğulup gitmek işten bile değildir. İnsan bataklığa bile düşse, çıkış yolu bulmak için gözleri yıldızlara dönük olmalıdır. “Hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olabilir.” âyetine inanan, rahmeti sonsuz bir sahibi olduğunu bilen mü’minin ümitsizliğe düşmesi mümkün mü? Hele, “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz!” buyruğunu da duyduktan sonra. YALANDAN VE YALANCIDAN UZAK DUR Allah katında en büyük günah, yalan söylemeyi alışkanlık edinmiş bir dile sahip olmaktır. Yalancılık en büyük ahlâksızlık olduğu için en büyük günahtır. Bir kez yalan söyleyen, onu yamamak için defalarca yalan söylemek zorunda kalır. Pisliği başka bir pislikle temizlemeye başlar. Yalancılık, tek başına bir kötülük değildir. Diğer birçok kötülüklerin de habercisidir. Yalancılık aynı zamanda korkaklıktır, hainliktir, ikiyüzlülüktür, güvensizliktir. İnsanı sahteleştirir, özgünlük ve kişiliğini yok eder. Toplumun biricik huzur ve ilerleme nedeni olan emniyet ve itimadı sarsar. SEV VE SEVİL Kİ, O DA SENİ SEVSİN Hayatta asıl ve kural, sevgidir. Düşmanlıklar, kin ve nefretler gelip geçicidir. Sevgi güneşi gönlümüze süzülmek için bir bahane arar. Ufak bir vesileyle gönül odamızın perdesini araladığımız an hemencecik loş ve karanlık ruhumuzu aydınlatıp ısıtmaya başlar. Sevgi bir iyilik, hatta bilcümle iyiliklerin başlatıcısı ve devam ettiricisi ise onu ilk başlatan da minnet duyulmaya en çok layık kimse olacaktır. Alçak gönüllülükle insanların gözünde yücelme birbiriyle doğru orantılıdır. İnsan tevazu gösterdiği ölçüde yücelir, sevilir, değer kazanır. Bunun tersi de geçerlidir. Sosyal hayatta herkesin insanları seyrettiği, insanların da kendisini gördükleri bir penceresi vardır. ALÇAK GÖNÜLLÜ OL, KİBİRLENME Boyu o pencereden alçak olanlar (işgal ettikleri makama layık olmayanlar), ayak parmaklarının üzerine çıkar, zoraki uzanır, öylece görünmeye çalışır. Alçak gönüllülük büyük bir erdemdir. Erdemin ödülü ise, her zaman onur olur. Hz. Peygamber de, “alçak gönüllülük göstereni Allah yüceltir” buyurmuyor mu? Sürekli mütevazı davranan kişi, o ölçüde yükselecek, sonunda gönüllerde en yüksek tahta oturacaktır. GÜNAHI KÜÇÜK GÖRME İnsan günahın kendisine değil, kime karşı işlediğine bakmalıdır. Değil mi ki, o işe “günah” diyen, onu yasaklayan zat bütün alemlerin Rabbidir. Böyle bir cihanlar Sultanının emir ve yasaklarını dinlememek, sıkılmadan O’nun sözünü çiğnemek, bunu önemsemezlik etmek, elbette ki büyük günah olur. Bu söz, öncekiyle çelişmez. Çünkü bir günahı küçük gören, sürekli yapmakta bir sakınca görmeyecektir. Dolayısıyla her ikisi de aynı kapıya çıkar. En büyük günah bile işlendiğinde pişman olunup, Allah’tan af dilense, artık büyüklüğünü yitirir ve küçük hale gelir. Özünde küçük olan bir günah üzerinde ısrar edilse, bu da artık büyük günaha dönüşür. Nedeni ise o günahın önemsenmediği, hatta günah olarak kabul edilmediği, günahı belirleyen Zât’ın uyarı ve yasağının kâle alınmadığı, dolayısıyla Kendisi’ne değer verilmediği izlenimini vermesidir. Namazda ta’dil-i erkan ne demektir? Soru: “Namaz kılmaya yeni başladım. İmkan bulduğum sürece namazlarımı camide kılmaya çalışıyorum. Geçen gün hoca, ta’dil-i erkandan bahsetti. Konuyu tam anlayamadım. Size sorayım dedim. Ta’dil-i erkan ne demektir, kısaca açıklayabilir misiniz?” İbrahim Topuz/İstanbulÖncelikle şunu bir kere daha ifade edelim ki namaz, insanın ruh ve kalbiyle yıkanması, Allah’ın huzuruna kabul edilmeye hazır hale gelmesi demektir. Bu yönüyle o, insanın manen inşiraha kavuşmasını temin eden müstesna ve hususi bir ibadettir. Onun sayesinde kul, hem kalbî huzura kavuşur hem de Yaratan’ının rızasını kazanmış olur. Namaz insan hayatında günde beş defa bu inşirahı temin eder. Onda huzur bulamayan bir insan, hiçbir yerde huzur bulamaz. Günde kılınan beş vakit namaz, kalbi hayatında yükselmek isteyen gönüller için, günde beş defa miraç yapma ve Allah’a ulaşmak için merdiven vazifesi görür. Bize düşen görev Rabbimize yaklaşma noktasında bir merdiven vazifesi gören namazı hakkıyla kılmayı öğrenmek ve onu eda etmektir. TA’DİL-İ ERKÂN NASIL OLUR? Ta’dil-i erkân, rükünleri, düzgün, yerli yerinde ve düzenli yapmak demektir. Ta’dîl-i erkâna riayetin sonucunda rükünler şekil olarak düzgün ve kıvamında yerine getirilmiş olur. Böylece kişi namazını üstün körü değil, eski ifadesiyle “dört başı mamur” kılmış olur. Namazda ta’dîl-i erkân, namazın kıyâm, rükû, secde gibi her bir rüknünün hakkını vererek yerine getirilmesi, acelecilik ve çabukluk gösterilmemesi demektir. Meselâ rükû’dan kalkıldığında vücut dimdik hâle gelmeli, en az bir kere “sübhâne rabbiye’l-azîm” diyecek kadar ayakta durulup ondan sonra secdeye varmalıdır. Her iki secde arasında da en az böyle bir tesbih miktarı durmalıdır. Yoksa rükû’dan tam doğrulmadan secdeye varmak, birinci secdeden sonra tam doğrulmadan ikinci secdeye gitmek ta’dil-i erkân’a zıttır. Namazın kalıplarına, şekillerine vakar ve ciddiyetle riayet etme şeklinde tarif edebileceğimiz tadil-i erkânın yanında bir de “huşu” ve “hudu” denilen “iç ta’dil-i erkan” vardır. Gerçi fıkıh kitaplarında namazla ilgili olarak “iç tâ’dil-i erkân” sözü çok kullanılmamıştır. Ama huşû ve hudû ile alakalı bir tabir olarak “iç tadil-i erkan” denebilir. Huşû ve hudû, meseleyi namazın ruhuna bağlı götürmektir. İnsanın, Rabb’iyle münasebetinde asıl olan mânâdır, özdür, ruhtur. Fakat onları taşıyan da lafızlardır, şekillerdir, kalıplardır. Bundan dolayı, mutlaka o lafızlara, kalıplara dikkat edilmelidir.
gülay
Kasım 21, 2009 at 11:34 pm
Kur\’an-ı Kerim ve Hadis dışında inananların hayatına yön veren önemli öğütler dünyamızı aydınlatıyor…Bütün öğütlerin özü olan Kur’an ve Efendimiz’in nurlu beyanları bizim için birer nasihat hazinesidir. Bu iki kaynaktan başka bir de onlardan beslenen Allah dostlarının öğütleri vardır ki bu öğütler, bize iki dünya saadetini kazanma yollarını gösterir… Öğüt (nasihat), kültürümüzde çok önemli bir yer tutar. Çünkü dinimiz adeta bir öğütler bütünüdür. Peygamber Efendimiz bir hadislerinde “Din, öğüttür” buyurarak din ile öğüdü bütünleştirmiştir. Bütün öğütlerin özü olan Kur’an ve Efendimiz’in nurlu beyanları bizim için birer nasihat hazinesidir. Bu iki kaynaktan başka bir de onlardan beslenen Allah dostlarının öğütleri vardır ki bu öğütler, bize iki dünya saadetini kazanma yollarını gösterir. Bu hafta sizinle bu öğütlerden bir demeti paylaşmak istiyoruz. En büyük bela ümidi yitirmektir. Ümitsizlik her türlü kemalin engeli, gelişmenin ayak bağıdır. BAŞARININ TEMELİ ÜMİTTİR Malını kaybeden bir şeyini, ümidini kaybeden ise her şeyini kaybeder. Tüm çaba ve başarının temelinde ümit, tüm yılgınlık ve hüsranların kökünde ise ümitsizlik yatar. Ümitsiz hayatın ne anlamı ne de tadı tuzu kalır. Hayatımız, ucu ışığa varan karanlık geçitlerle doludur. Önemli olan, sonundaki ışığı gözden uzak tutmamaktır. Aksi halde, dar bir geçidin içinde boğulup gitmek işten bile değildir. İnsan bataklığa bile düşse, çıkış yolu bulmak için gözleri yıldızlara dönük olmalıdır. “Hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olabilir.” âyetine inanan, rahmeti sonsuz bir sahibi olduğunu bilen mü’minin ümitsizliğe düşmesi mümkün mü? Hele, “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz!” buyruğunu da duyduktan sonra. YALANDAN VE YALANCIDAN UZAK DUR Allah katında en büyük günah, yalan söylemeyi alışkanlık edinmiş bir dile sahip olmaktır. Yalancılık en büyük ahlâksızlık olduğu için en büyük günahtır. Bir kez yalan söyleyen, onu yamamak için defalarca yalan söylemek zorunda kalır. Pisliği başka bir pislikle temizlemeye başlar. Yalancılık, tek başına bir kötülük değildir. Diğer birçok kötülüklerin de habercisidir. Yalancılık aynı zamanda korkaklıktır, hainliktir, ikiyüzlülüktür, güvensizliktir. İnsanı sahteleştirir, özgünlük ve kişiliğini yok eder. Toplumun biricik huzur ve ilerleme nedeni olan emniyet ve itimadı sarsar. SEV VE SEVİL Kİ, O DA SENİ SEVSİN Hayatta asıl ve kural, sevgidir. Düşmanlıklar, kin ve nefretler gelip geçicidir. Sevgi güneşi gönlümüze süzülmek için bir bahane arar. Ufak bir vesileyle gönül odamızın perdesini araladığımız an hemencecik loş ve karanlık ruhumuzu aydınlatıp ısıtmaya başlar. Sevgi bir iyilik, hatta bilcümle iyiliklerin başlatıcısı ve devam ettiricisi ise onu ilk başlatan da minnet duyulmaya en çok layık kimse olacaktır. Alçak gönüllülükle insanların gözünde yücelme birbiriyle doğru orantılıdır. İnsan tevazu gösterdiği ölçüde yücelir, sevilir, değer kazanır. Bunun tersi de geçerlidir. Sosyal hayatta herkesin insanları seyrettiği, insanların da kendisini gördükleri bir penceresi vardır. ALÇAK GÖNÜLLÜ OL, KİBİRLENME Boyu o pencereden alçak olanlar (işgal ettikleri makama layık olmayanlar), ayak parmaklarının üzerine çıkar, zoraki uzanır, öylece görünmeye çalışır. Alçak gönüllülük büyük bir erdemdir. Erdemin ödülü ise, her zaman onur olur. Hz. Peygamber de, “alçak gönüllülük göstereni Allah yüceltir” buyurmuyor mu? Sürekli mütevazı davranan kişi, o ölçüde yükselecek, sonunda gönüllerde en yüksek tahta oturacaktır. GÜNAHI KÜÇÜK GÖRME İnsan günahın kendisine değil, kime karşı işlediğine bakmalıdır. Değil mi ki, o işe “günah” diyen, onu yasaklayan zat bütün alemlerin Rabbidir. Böyle bir cihanlar Sultanının emir ve yasaklarını dinlememek, sıkılmadan O’nun sözünü çiğnemek, bunu önemsemezlik etmek, elbette ki büyük günah olur. Bu söz, öncekiyle çelişmez. Çünkü bir günahı küçük gören, sürekli yapmakta bir sakınca görmeyecektir. Dolayısıyla her ikisi de aynı kapıya çıkar. En büyük günah bile işlendiğinde pişman olunup, Allah’tan af dilense, artık büyüklüğünü yitirir ve küçük hale gelir. Özünde küçük olan bir günah üzerinde ısrar edilse, bu da artık büyük günaha dönüşür. Nedeni ise o günahın önemsenmediği, hatta günah olarak kabul edilmediği, günahı belirleyen Zât’ın uyarı ve yasağının kâle alınmadığı, dolayısıyla Kendisi’ne değer verilmediği izlenimini vermesidir. Namazda ta’dil-i erkan ne demektir? Soru: “Namaz kılmaya yeni başladım. İmkan bulduğum sürece namazlarımı camide kılmaya çalışıyorum. Geçen gün hoca, ta’dil-i erkandan bahsetti. Konuyu tam anlayamadım. Size sorayım dedim. Ta’dil-i erkan ne demektir, kısaca açıklayabilir misiniz?” İbrahim Topuz/İstanbulÖncelikle şunu bir kere daha ifade edelim ki namaz, insanın ruh ve kalbiyle yıkanması, Allah’ın huzuruna kabul edilmeye hazır hale gelmesi demektir. Bu yönüyle o, insanın manen inşiraha kavuşmasını temin eden müstesna ve hususi bir ibadettir. Onun sayesinde kul, hem kalbî huzura kavuşur hem de Yaratan’ının rızasını kazanmış olur. Namaz insan hayatında günde beş defa bu inşirahı temin eder. Onda huzur bulamayan bir insan, hiçbir yerde huzur bulamaz. Günde kılınan beş vakit namaz, kalbi hayatında yükselmek isteyen gönüller için, günde beş defa miraç yapma ve Allah’a ulaşmak için merdiven vazifesi görür. Bize düşen görev Rabbimize yaklaşma noktasında bir merdiven vazifesi gören namazı hakkıyla kılmayı öğrenmek ve onu eda etmektir. TA’DİL-İ ERKÂN NASIL OLUR? Ta’dil-i erkân, rükünleri, düzgün, yerli yerinde ve düzenli yapmak demektir. Ta’dîl-i erkâna riayetin sonucunda rükünler şekil olarak düzgün ve kıvamında yerine getirilmiş olur. Böylece kişi namazını üstün körü değil, eski ifadesiyle “dört başı mamur” kılmış olur. Namazda ta’dîl-i erkân, namazın kıyâm, rükû, secde gibi her bir rüknünün hakkını vererek yerine getirilmesi, acelecilik ve çabukluk gösterilmemesi demektir. Meselâ rükû’dan kalkıldığında vücut dimdik hâle gelmeli, en az bir kere “sübhâne rabbiye’l-azîm” diyecek kadar ayakta durulup ondan sonra secdeye varmalıdır. Her iki secde arasında da en az böyle bir tesbih miktarı durmalıdır. Yoksa rükû’dan tam doğrulmadan secdeye varmak, birinci secdeden sonra tam doğrulmadan ikinci secdeye gitmek ta’dil-i erkân’a zıttır. Namazın kalıplarına, şekillerine vakar ve ciddiyetle riayet etme şeklinde tarif edebileceğimiz tadil-i erkânın yanında bir de “huşu” ve “hudu” denilen “iç ta’dil-i erkan” vardır. Gerçi fıkıh kitaplarında namazla ilgili olarak “iç tâ’dil-i erkân” sözü çok kullanılmamıştır. Ama huşû ve hudû ile alakalı bir tabir olarak “iç tadil-i erkan” denebilir. Huşû ve hudû, meseleyi namazın ruhuna bağlı götürmektir. İnsanın, Rabb’iyle münasebetinde asıl olan mânâdır, özdür, ruhtur. Fakat onları taşıyan da lafızlardır, şekillerdir, kalıplardır. Bundan dolayı, mutlaka o lafızlara, kalıplara dikkat edilmelidir.
DİNÇER
Kasım 23, 2009 at 1:03 am
selamünaleyküm kardeşim öyle güzel yazılar yazıyorsun ki seni takdir etmemek imkansız.Ben şimdi senden birşey istiyeceğim sen diyorsun ki "bana kuran öğretin demeye utanmayın" ben utanıyorum bu yaşa geldim ve kuran okumayı öğrenemedim bana kuran öğretirmisin hocam?
gülay
Kasım 23, 2009 at 1:40 am
Aleykum selam Dinçer abim hoşgeldin.Allah razi olsun.abim her zaman emrindeyim biliyorsun..ama Kuran öğretmek için baya uzaktasin değerli abim.nette girdiğimnden biliyorsun yarışa katildim gibi oreya bureya koşuyorum.eminim sen başarirsin ama..yakınında iyi bir erkek hoca varsa yardımı iste..ayrıca sende çok çalışmalısın..gerçekten istersan kısa bir zaman sonra Allah c.c. yardımıyla Kuran\’a geçersin..bu işi yaş ile ilgisi yok Dinçer abim..istek olması çok önemli..utanman da gerek yok..ha gayret et ..iş yerinde yanına bir elifbe al tez çalışmaya başla..dualarım seninle inşallah.hayırlı geceler