
Resulullah (sas) namazın ardından “Kim namazın ardından 33’er kere Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber derse affolunur” buyuruyor.
Akşam ezanı neredeyse okunmak üzereydi. Şimdi namazını bu saate bıraktığı için üzülmeli miydi? Yoksa son anda dahi olsa namazını kıldığı için sevinmeli miydi? Tam olarak karar veremedi. Namazdan sonra tesbih çekmek ise aklına dahi gelmemişti…”
Bu olayı belki çoğumuz yaşıyoruz. Namazlarımızı adabıyla, cemaatle kılamıyoruz. Belki namazımızı vaktin son dakikalarına sıkıştırıyoruz, belki de (Allah muhafaza etsin) kılmayı unutuyoruz (!). Allah ve Rasulü’nün hassasiyetle üzerinde durduğu namaz konusunda böyle tembel davranırken namaz tesbihatını yapmak belki de aklımızın ucundan bile geçmiyor.
Bakın Peygamber Efendimiz (sas), namaz tesbihatı konusunda bizleri nasıl uyarıyor: “Kim her namazın peşinden otuz üç defa Allah’ı tesbih eder (Subhanallah), otuz üç defa Allah’a hamd eder (Elhamdülillah) ve otuz üç defa da Allah’ı tekbir eder (Allahüekber), yüzü tamamlamak için de: “Lâ ilâhe illallahu vahdehu lâ şerike leh, lehülmülkü ve lehülhamdu ve hüve ala külli şeyin kadîr” derse, hata ve günahları deniz köpüğü kadar çok olsa bile bağışlanır.” (Müslim)
Tesbihatları unutmayalım Camilerimizde cemaatle topluca tesbihat yapılmakta. Camiye gittiğimizde tesbihatı da mutlaka yapalım. Bununla birlikte tek başımıza kıldığımız namazlardan sonra da tesbihatı kesinlikle ihmal etmemeye çalışalım. Bunu kendimize bir fıtrat olarak kazandıralım. Hem Efendimiz (sas)’in verdiği müjdeyi hatırlasanıza: ‘günahları deniz köpüğü kadar çok olsa bile bağışlanır’. Bu müjdeye nail olmak istemez misiniz?



gülay
Aralık 28, 2009 at 12:02 am
Allah-u Zülcelal insanın nefsini hesaba çekmesini bir çok ayet-i kerime ile beyan etmiştir. Bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor : “Ey iman edenler! Allah\’tan korkun. Her nefis, yarın (kıyamet günü) için Allah\’a ne takdim ettiğine baksın.“ (Haşr; 18)Bu ayet-i kerime geçmişte yaptıklarımızın muhasebesini yapmamız gerektiğini bildirmektedir. Hz. Ömer (R.A) buyuruyor ki; "Allah-u Zülcelal sizi hesaba çekmeden, siz kendinizi hesaba çekin. Amelleriniz tartılmadan, amellerinizi tartın." Akıllı kimse, vaktinin bir kısmını yaptıklarını muhasebe etmeye ayırandır. Onun için Hasan-ı Basri (R.A) şöyle buyuruyor; "Mü\’min nefsine hakim olup, onu daima hesaba çeker." "Dünyada yaptıklarının hesabını gören kimselerin, ahirette hesap vermeleri kolay olur. Ölmeden önce hesabını görmeyenlerin, hesabı çok çetin geçer.”İnsan, karşısına bir amel geldiği zaman, kendi kendine; "Bu amel hayırlı bir ameldir. Eğer bunu yaparsam belki Allah-u Zülcelal benden razı olarak cennetine koyar." Ama hayırlı amel değilse: "Eğer ben bu günahı yaparsam, Allah-u Zülcelal bana gazaplanarak, cehennem azabı ile bana azap verir." Diye düşünüp hesabını, görmelidir. Eğer herhangi bir günah işlerse; nefsine hitap ederek şöyle demelidir:Ey Nefsim!Bunu yapmaktaki maksadın neydi? Vallahi benim bundan hiçbir ma-zeretim yoktur. Yarabbi! Bundan dolayı senden özür diliyorum. İnşallah bir daha böyle bir günah işlemeyeceğim."Enes bin Mâlik (R.A) şöyle buyuruyor; "Bir gün Hz. Ömer (R.A) dışarı çıkıyordu, bende onunla beraber çıktım. Hz. Ömer (R.A) bir avluya girdi. Aramızda yalnızca bir duvar vardı. O avluda kendi kendine; "Ey mü\’minlerin Emiri Ömer bin Hattab! Vallahi ya Allah\’tan korkar, gerçek mü\’min olursun veya Allah\’ın azabında yanarsın." diyordu.”İbrahim Temim-i (K.S.) şöyle buyuruyor; "Ben bir gün nefsime şöyle sordum?"Ya nefsim!Allah-u Zülcelal Kuran-ı Azimuşşan’da, Peygamber Efendimiz (S.A.V) hadis-i şeriflerinde, cennet ve cehennemden bahsetmişlerdir. Buna inanıyor musun ?"" Evet inanıyorum.” dedi"Öyle ise, şimdi öldüğünü düşün Allah-u Zülcelal seni cennetine koydu ve çeşit çeşit nimetler, bahçeler, köşkler, huriler verdi. Bir de cehenneme girdiğini düşün. İnsanların feryat ve figan içinde azap çektiklerini görsen; hangisini istersin ? "“Cenneti ve içinde ki nimetleri isterim. Fakat cehennemde isem, hemen dünyaya dönüp cenneti kazanmak için ameli salih yapmak isterim.” dedi. O zaman ona dedim ki;“Öyle ise şimdi dünyadasın. Ameli salih yap bakalım!”Nefis kötülüklerden birine hoşlanarak giderse; şehvetle harekete geçtiği zaman, kalp ona yersiz olarak uyarsa, Allah-u Zülcelal\’den gafil olur. Bu gafletin sonucu olarak da, Allah-u Zülcelal hem kalbe hem de nefse felaketli işler verir. Âleme rüsvay eder. Çeşitli felaketlere uğratır. İnsanları başına musallat eder. Aç bırakır. Hasta eder. Bunların sonu kararsız bir durum alır. Böylece hem kalp hem de nefis bulacaklarını bulur.Eğer kalp, nefsin isteğine uymaz; dini bir emir almadan hareket etmezse Allah-u Zülcelal mükafat olarak, kalbe ihsanlar yapar. Rahmetini bol verir, bereketini artırır. Afiyet ihsan eder. Her şeyden razı olmak tadını verir; nur, marifet ve kendisine yakınlık verir; kalp zenginliğini ve bütün belalardan kurtulma yolu gösterir; nefis ve şeytana karşı yardım eder.Ey nefsim!Bu söylediklerimizi iyi anla. Kendini Allah-u Zülcelal\’in yolunda muhafaza et. O\’nun emir ve nehiylerini gözet. Dünya ve Ahiret işlerinde ona teslim ol.Ve… Allah-u Zülcelal nasıl dilerse öyle ol…
gülay..
Aralık 28, 2009 at 6:45 pm
İslâm dini, ahlâka pek büyük bir kıymet ve önem vermiştir. Aslında İslâm, bir ahlâk ve fazilet, bir hikmet dinidir. Öyle ki, Peygamber Efendimiz buyurmuştur: "Ben, ancak mekâkim-i ahlâkı (ahlâkın iyi ve güzel olanlarını) tamamlamak için gönderildim." İslâmda, insanların manevî kıymetleri, sahib oldukları ahlâka göredir. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur: "Sizin imanca en güzeliniz, ahlâkça en güzel olanınızdır. " Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) diğer bir hadis-i şerifde buyurulmuştur: "Allah Tealâ\’ya, kullarının en sevgilisi, ahlâkça en güzel olanıdır. " Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle dua buyururdu: "Allah\’ım! Ben, senden sağlık, afiyet ve güzel ahlâk dilerim." İnsanların ahlâkı değişebilir. Çirkin huyları güzel huylara çevirmek işine "Tehzib-i ahlâk" denir. Bu değiştirme her halde mümkündür. Mümkün olmasaydı, Peygamber efendimiz: "Ahlâkınızı güzelleştirin." diye emretmezdi. Nefisleri ile mücadele eden çok kimselerin başarıya ulaşarak çok güzel huylar kazandıkları daima görülmektedir. Nefis terbiyesi (riyazet-alıştırma), hayvanlara, otlara, çiçeklere ve hatta taşlara tesir edip dururken, insanlara tesir etmez mi? "Huy canın altındadır. Can çıkmadıkça huy çıkmaz," sözü, her yönü ile doğru değildir. Bazı huyları değiştirmek güçtür; fakat imkânsız değildir. Tedavi sayesinde bazı hastalıklar tesirsiz hale geldiği gibi, terbiye ve mücahede sayesinde de bazı huylar, hiç olmazsa, tesirini gösteremez bir hale gelir, güzel huyların karşısında siner kalır.
gülay..
Aralık 28, 2009 at 6:47 pm
Ey Rahmân ve Rahîm olan Allah\’ım!"Bismillâhirrahmanirrahîm" hürmetine, rahîmiyetine yaraşır şekilde bize merhamet et, Rahmâniyetine yaraşır şekilde, bize "Bismillâhirrahmânirrahîm"in sırlarını anlamayı nasip eyle. Âmin.
Rüveyda
Ocak 1, 2010 at 6:46 pm
GÜNAHLAR KALBİ DARALTIR Kalpler, kibir, nifak, riya, haset gibi kötü sıfatlarından kurtulmadıkça, bu hallerin günahı altında kararır gider. Pişmanlık nedir bilmez. Bu konuda Ebu Hureyre r.a., Nebi s.a.v. Efendimiz\’in, "takva buradadır" deyip göğsünü işaret ettiğini ve "kişiye kötülük olarak, müslüman kardeşini hakir görmesi yeter" buyurarak kalbin sıfatlarının önemini vurguladığını bildiriyor. (Müslim, Tirmizî, Ahmed) Kalp, yaratılışı gereği günahtan rahatsız olur. Sahibi haram işlediği zaman Allahu Tealâ kulun kalbinde günahının tesirini yaratır ki, kul tevbe etsin. Bu, Rabbimiz\’in bize bir lütfudur. Yaptığımız bazı işlerde \’vicdanım sızladı\’ veya \’vicdanım huzura kavuştu\’ dememiz, kalbimizin halini gösterir. Yapılan bir işin sonunda kalp sıkılır, daralırsa, o meselede günah var demektir. Bu durum, tasavvuf terbiyesi alan kişilerde, yolunda bulunduğu Allah dostunun tasarrufatı anlamını taşır. Rahmet melekleri onu destekliyor, sâdât-ı kiram kendisine himmet ediyor demektir. Kalbimizi zor durumda bırakmamak, günah kiriyle karartmamak için baştan tedbirli davranıp, yapacağımız işleri alim kişilerle istişare etmeliyiz. Bundan sonra, gerçekten alim olan zat o işin günah olduğunu söylüyorsa, hâlâ o işin günah olmadığını söyleyecek veya senin istediğin gibi fetva verecek bir hoca ararsan, sadece kendini aldatmış olursun. Ayrıca bir başkası için verilen fetva, senin için geçerli de olmayabilir. Verilen fetvanın tam senin durumuna uygun olması gerekir. Onun için seni ilgilendiren bir fetva almak istersen, gerçekten alim olan bir zata iyice meseleni anlatmalısın. Buna rağmen kalbin huzur bulmuyorsa, ne kadar fetva da alsan günahtan kurtulamazsın. Kalbinin derinliklerinden nelerin geçtiğini Allahu Tealâ bilir. Yoksa sorumlu olan, alim değil, sen olursun. El-Huşenî r.a ., helal ve haram olan birer ameli tavsiye etmesini isteyince, Rasulullah s.a.v. Efendimiz şöyle buyurdu: "Nefsinin teskin olacağı ve kalbinin huzur bulacağı şeyler helal, nefsinin teskin olmayacağı ve kalbinin huzur bulmayacağı şeyler haramdır." (Ahmed, Tebaranî, Ebu Nuaym) Kalbimizin günaha girmemesi için, her şeyi iyice anladıktan sonra hareket etmeliyiz. Gözümüzle gördüklerimiz bile bizi aldatabilir. Dikkatli olmazsak, kötülüklere yol açacak kötü zandan kurtulamayız. Allahu Tealâ şöyle buyuruyor: "Ey İman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah\’tan korkun. ªüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir." (Hucurat, 12) İmam Gazalî rh.a Hazretleri şöyle diyor: "Kimseye kötü zanda bulunmak senin hakkın değildir. Herkesin kalbinde olanı ancak Allahu Tealâ bilir. Gözünle görüp yorum kabul etmeyen kesin bir bilgiye sahip olmadıkça, hiç kimse için kötü şeyler düşünmeye hakkın yoktur." Gözünle görmeyip kulağınla duymadığın hususlarda kalbine gelen şüpheler şeytandandır. ªeytan ise fasıktır. Fasık olan tasdik edilmez. Onun için Allahu Tealâ şöyle buyurmuştur: "Ey Müminler! Eğer fasık biri size bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de, yaptığınıza pişman olursunuz." (Hucurat, 6)
Rüveyda
Ocak 1, 2010 at 6:48 pm
“Sen kalbe bak!”İslâm ile küfür birbirinin zıddı oldukları, bir arada bulunamayacakları gibi, âhıret de, dünyanın zıddıdır. Dünya ile âhıret, bir arada bulunamaz. Âhıreti kazanmak için, dünyayı terk etmek lâzımdır. Yani, dünyaya düşkün olmamak lâzımdır. Dünya, Allahü teâlânın beğenmediği, yasak ettiği zararlı şeyler demektir. Dünyayı terk etmek iki dürlüdür: Birincisi, yalnız yaşamak için ve dînini korumak için zarûrî lâzım olan mubâhları kullanmakdır. Dünyayı böyle terk etmek çok kıymetli ve çok faydalı ise de, çok güçtür. Dünyayı terk etmenin ikincisi, harâm olan ve şübheli olan şeylerden sakınmak ve yalnız mubâhları kullanmakdır. Dünyayı böyle terk etmek de, hele bu zamanda, çok kıymetlidir. Hiç olmazsa, bu ikinci şekle göre dünyayı terk etmelidir. Allahü teâlânın harâm dediği, yasak ettiği şeylerden sakınmalıdır. Eğer haram işleyen: (Ne olurmuş. Sen kalbe bak, kalbim temiz yâ!) gibi şeyler söylerse, Allahü teâlânın emrlerine, yasaklarına ehemmiyyet vermemiş, bunları beğenmemiş olur. Ahkâm-ı islâmiyyeye, yani Allahü teâlânın emrlerine ve yasaklarına kıymet vermeyen, beğenmeyen kimselerin imanı gider. Müslüman olduğunu söylerse de, Müslüman değildir, yalancıdır. Bu günâhdan ve sözden tevbe edinceye kadar namazları, orucları, zekâtları, hiçbir ibâdeti ve hiç bir iyiliği kabûl olmaz ve âhıretde sonsuz olarak Cehennemde azâb görür. İmanı olan hanımların ve erkeklerin, bir günâh işledikden sonra hemen pişmân olması, vaz geçmesi, tevbe etmesi lâzımdır. Günâhı bırakmaz ise, sıkılmadan utanmadan hep yaparsa, Allahü teâlâdan korkmuyor demektir. Böyle olunca, imanı gider. Allahü teâlânın mubâh ettiği, izin verdiği şeylerin çeşidi ve sayısı pek çoktur. Harâm ettiği, yasak ettiği şeyler ise, pek azdır. Mubâhlardaki fayda ve lezzet harâmlardakinden katkat ziyâdedir. Mubâh işliyenleri Allahü teâlâ sever. Harâm işliyenleri sevmez. Aklı olan, doğru düşünebilen bir kimse, çabuk geçen bir lezzet için, Allahü teâlâyı gücendirmeği elbette istemez. Hem de, zararlı olan bir lezzeti harâm edince, bu lezzetde olan zararsız birçok başka şeyleri mubâh eylemiştir. Halâli, harâmı, ibâdetlerin nasıl yapılacağını, nelere inanılacağını, her türedi, yalancı kimseye sormamalıdır. Kendi aklı ile, görüşü ile, düşüncesi ile konuşan kimse, din adamı değil,din, iman hırsızıdır. Müslümanların imanlarını çalar. Bunlar, İslâmiyete açıkça saldıran kâfirlerden daha zararlı ve daha kötüdür