RSS

Aylık Arşiv: Mart 2010

Ey göz, güzel bak!

Güzelliği neye göre tanımlayacağız? Gözün bakmakla mükellef olduğu ve bakmaktan sorumlu olduğu güzellikler nelerdir?”
Güzel, nefs-i emmârenin hoşlandığı ve mânâ-yı ismiyle baktığı nesne midir? Yoksa güzel kalbin, akl-ı selimle marifet ve ilim devşirdiği ve mânâ-yı harfiyle baktığı şey midir?

Bunlardan birincisi nefs-i emmârenin güzeli, ikincisi kalbin ve gönlün güzelidir. Birincisinde nefs-i emmâre, gördüğü güzele kendi hesabına bakar ve çirkinleştirir. İkincisinde kalp ve gönül, gördüğü güzele Allah hesabına bakar ve daha da güzelleştirir.

Birincisinde nefs-i emmârenin çıkış noktası kendi açısıdır, niyeti ve nazarı kendi zevkidir. Burada göz bir kavvat ve bir tahrik âleti derecesine inmiştir. Bakılan şey nâmahrem olmasa da, bu bakışta hayır yoktur. Bu bakış şükürsüzdür, nankörcedir; bundan dolayı haramdır. Namahrem açık da olsa, örtülü de olsa, güzel de olsa, çirkin de olsa, ona nefs-i emmâre hesabına bakmak haramdır.

İkincisinde kalbin ve gönlün çıkış noktası, niyeti ve nazarı Allah’ın sonsuz güzelliğine ulaşmaktır, yaptığı iş ilim, marifet ve şükürdür. Gayesi Allah’ın rızasını tahsildir. Göz, Üstad Bedîüzzaman’a göre burada her şeye gözün Yaratıcısı hesabına bakar, her şeyi güzel görür, bu büyük kâinat kitabının okuyucusudur, Allah’ın san’at mu’cizelerinin bir seyircisidir ve yeryüzü bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısıdır.1

Bu ikinci yaklaşımda her şey güzeldir. Bu bakışta lütuf da güzeldir, kahır da güzeldir. Huzur da güzeldir, belâ da güzeldir. Göz, Kur’ân gibi, “Allah her şeyi güzel yaratmıştır”2 der, her tecellîde güzellik arar, güzellik bulur. Allah’ın isimlerinin ve sıfatlarının eserlerini büyük bir saadet ve huzur içinde izler, görür. Bu bakışta kalb Bedîüzzaman gibi, “Melekûtiyet ve hakikat canibinde her şey şeffaftır, güzeldir”3 der, Allah’ın isimlerinin tecellilerinden ilim, marifet ve şükür balı devşirir. Gönül, bu bakışta İbrahim Hakkı gibi her tecellî için, “Görelim Mevlâ’m neyler, Neylerse güzel eyler!” der, Mevlâ’nın tasarruflarına teslim olur.

Göz ya birinci yaklaşımla âdî bir derekeye düşecek, ya da ikinci yaklaşımla değeri yükselecek, kâinat kütüphanesinde her şeyi okuyacak, her şeyi güzel görecektir. Bedîüzzaman Hazretleri bu noktada göze şöyle hitap eder: “Ey göz, güzel bak! Âdi bir kavvat nerede? Kütüphane-i İlâhînin mütefennin bir nazırı nerede?”

Nefs-i emmâre hesabına nâmahreme bakmak sevap değil, günahtır. Nikâhımız altında olan güzele, ya da bakışı haram olmayan yaratılış, fıtrat ve tabiat güzelliklerine Yaratıcı hesabına bakmak ise sevaptır.

Peygamber Efendimiz’in (asm) muaf olduğunu bildirdiği bakış, ansızın göze çarpan ilk bakıştır. Göz namahrem üzerinde çivilenmiş gibi kalırsa, bu, “bakışı bakışa eklemek” olur, yani ikinci bakışa intikal olur ki, yasaklanan budur. Burada haram olan nefs-i emmârenin pis, hasis ve hakir lezzeti hesabına bakıştır.

Kur’ân, haram bakışı “hâinete’l-a’yün”, (gözlerin ihaneti) sözüyle ifade eder. Cenâb-ı Allah şöyle buyurur: “Allah gözlerin ihanetini de bilir, gönüllerin sakladığını da.”4

Gözlerin ihaneti ifadesi, Kur’ân’ın eşsiz dilinde, gözlerin gizlice harama kayması demektir. Burada nefs-i emmâre, birer kudret harikası olan gözleri kendi hesabına kullanıyor. O iki inci tanesini insanlardan gizleyerek harama yönlendiriyor. Oysa bu esnada gözlerin haram noktaya kayıp gidişini Allah görmektedir. Nefs-i emmâre ise, Allah’ın, gözlerin bakışını görüyor olduğunu ya nazara almıyor, ya da unutuyor. İşte Kur’ân buna “gözlerin ihaneti” diyor.

İşte bu nefsanî ve haram bakış, Peygamber Efendimiz’in (asm) dilinde “göz zinası” olarak nitelendirilmiştir. Aynı şekilde Peygamber (asm) dilinde nefsanî ve haram söyleyiş “dil zinası”5; nefsanî ve haram dokunuş “el zinası”; nefse hoş gelen haram sözleri işitmek “kulak zinası”; haram yere haram işlemek niyetiyle yürümek “ayak zinası”dır.6

Bu hadis-i şeriflerde göz, dil, el, kulak, ayak… vs. zinâsı tâbirleri mecazi birer tâbirdir. Kast olunan şey gerçek zina değil; bakış, dokunuş, işitiş ve yürüyüş gibi fiillerin harama götürecek şekilde yapılmasıdır. Peygamber Efendimiz (asm) ümmetini zinaya götüren bakıştan, dokunuştan, söyleyişten, işitişten ve yürüyüşten sakındırmıştır.

Hiç şüphesiz bakışın, dokunuşun, söyleyişin, işitişin ve yürüyüşün haram oluşunu niyet belirleyecektir. Namahreme her bakış haram değildir. Zorunlu olan, bir iş ve ihtiyacın gereği olan, kötü niyet taşımayan ve ansızın olan bakışlar, muaftırlar, haram değildirler. Nefsanî haz ve lezzet niyetiyle sarf edilen bakış ise haramdır.

Dipnotlar:
1- Sözler, 6. Söz, s. 32;
2- Secde Sûresi: 7;
3- Sözler, 22. Söz, s. 264;
4- Mü’min Sûresi: 19;
5- Câmiü’s-Sağîr, 2/477 (1007); 3/1056 (2305);
6- Buharî, İstizân 12, Kader 9; Müslim, Kader 20, (2657); Ebû Davud, Nikâh 44, (2152).

Süleyman Kösmene

 
1 Comment

Posted by Mart 29, 2010 in İslam

 

Etiketler:

Ey göz, güzel bak!

Güzelliği neye göre tanımlayacağız? Gözün bakmakla mükellef olduğu ve bakmaktan sorumlu olduğu güzellikler nelerdir?”
Güzel, nefs-i emmârenin hoşlandığı ve mânâ-yı ismiyle baktığı nesne midir? Yoksa güzel kalbin, akl-ı selimle marifet ve ilim devşirdiği ve mânâ-yı harfiyle baktığı şey midir?

Bunlardan birincisi nefs-i emmârenin güzeli, ikincisi kalbin ve gönlün güzelidir. Birincisinde nefs-i emmâre, gördüğü güzele kendi hesabına bakar ve çirkinleştirir. İkincisinde kalp ve gönül, gördüğü güzele Allah hesabına bakar ve daha da güzelleştirir.

Birincisinde nefs-i emmârenin çıkış noktası kendi açısıdır, niyeti ve nazarı kendi zevkidir. Burada göz bir kavvat ve bir tahrik âleti derecesine inmiştir. Bakılan şey nâmahrem olmasa da, bu bakışta hayır yoktur. Bu bakış şükürsüzdür, nankörcedir; bundan dolayı haramdır. Namahrem açık da olsa, örtülü de olsa, güzel de olsa, çirkin de olsa, ona nefs-i emmâre hesabına bakmak haramdır.

Read the rest of this entry »

 
2 Comments

Posted by Mart 29, 2010 in İslam

 

Etiketler:

Günâhlardan temizlenmedikçe, ibâdetlerin faydası olmaz

Dünyada rahata, huzûra kavuşmak, âhirette de, sonsuz azâbdan kurtulup, ebedî ni’metlere kavuşmak, ancak takvâ ile yani harâmlardan, günâhlardan temizlenmekle nasîb olur. Bu dünyâda, bedensiz rûh olmadığı gibi, beden ibâdet yapmadan ve günâhlardan kaçınmadan da, kalb, temiz olmaz.

Günâhlardan temizlenmedikçe, ibâdetlerin faydası olmaz ve hiçbirine sevâb verilmez. Kötülüklerin en kötüsü, küfür yani inkârdır. Îmânı olmayanın hiçbir iyiliğine sevâb verilmez. Bütün iyiliklerin temeli, takvâ yani haramlardan, günahlardan kurtulmak, temizlenmektir.

Beş vakit namâz kılan, her gün beş kerre yıkanıp temizlenen kimse gibi, günâhlardan temizlenir. Her gün beş vakit namâzı doğru olarak kılana yüz şehît sevâbı verilir. Ankebût sûresinin 45. âyet-i kerimesinde meâlen; (Kusûrsuz kılınan bir namâz, insanı pis, çirkin işleri işlemekten korur) buyuruldu.

Her günâhı yaptıktan sonra tövbe etmek farzdır. Her günâhın tövbesi kabûl olur. Peygamber efendimiz; (Günâhlardan tövbe eden, günâhsız kimse gibidir) buyurmuştur.

İmâm-ı Gazâlî hazretleri; “Şartlarına uygun yapılan tövbe, muhakkak kabûl olur. Tövbenin kabûl edileceğinden değil, tövbenin şartlarına uygun olmasında şüphe etmelidir” buyuruyor.

Tövbe edilmeyen herhangi bir günâhtan Allahü teâlâ intikâm alabilir. Çünkü Allahü teâlânın gadabı, günâhlar içinde saklıdır. Yüz bin sene ibâdet eden makbûl bir kulunu, bir günâh için, sonsuz olarak ret edebilir ve hiçbir şeyden çekinmez. Nûr sûresinin 31. âyet-i kerîmesinde meâlen; (Ey mü’minler! Hepiniz, Allahü teâlâya tövbe ediniz! Tövbe etmekle kurtulabilirsiniz) buyurulmuştur.

İmâm-ı Rabbânî hazretleri; “Kıymetli ömrümüz, günâh işlemekle, kusûr, kabâhat yapmakla, yanılmakla, faydasız, luzûmsuz konuşmakla geçip gidiyor. Bunun için; tövbeden, Allahü teâlâya boyun bükmekten söyleşmemiz, vera ve takvâdan konuşmamız hoş olur” buyurmaktadır.

Büyüklerin işledikleri günâhların tövbe ederek temizlenmesi gerektiği gibi, küçüklerin de, inkâr ve günah pisliğine bulaştırılarak kirletilmemesi lâzımdır. Nitekim Peygamber efendimiz; (Bütün çocuklar Müslümânlığa uygun ve elverişli olarak dünyâya gelir. Bunları, sonra anaları, babaları Hristiyan, Yahûdî ve dinsiz yapar) buyurmuşlardır.

Evlât, büyük ni’mettir ve ni’metin kıymeti bilinmezse, elden gider. Bu sebeple, her Müslümânın birinci vazîfesi, evlâdına İslâmiyyeti ve Kur’ân-ı kerîmi öğretmek olmalıdır. Çocuğun ilk mürşidi, rehberi anasıdır. Anasından din ve ahlâk ilimlerini öğrenen çocuk, dinsiz, kötü arkadaşlara ve din düşmanı yayınlara aldanmaz, ana, babası gibi, iyi bir Müslümân olur. Evlât, ana baba elinde bir emânettir. Çocukların temiz kalbleri kıymetli bir cevher gibidir. Mum gibi, her şekli alabilir. Küçükken, hiçbir şekle girmemiştir. Temiz bir toprak gibidir. Temiz toprağa hangi tohum ekilirse, onun meyvesi hâsıl olur. Çocuklara îmân, Kur’ân ve Allahü teâlânın emirleri öğretilir, yapmaya alıştırılırsa, din ve dünyâ saâdetine ererler. Bu saâdette anaları, babaları da ortak olur. Eğer bunlar öğretilmez ve alıştırılmaz ise, bedbaht olurlar. Yapacakları her kötülüğün günâhı, ana babaya da verilir. Tahrîm sûresinin 6. âyet-i kerîmesinde meâlen; (Kendinizi, evlerinizde ve emirlerinizde olanları ateşten koruyunuz!) buyurulmaktadır.

Bir babanın, evlâdını Cehennem ateşinden koruması, dünyâ ateşinden korumasından dahâ mühimdir. Cehennem ateşinden korumak da, îmânı, farzları, harâmları öğretmekle, ibâdete alıştırmakla ve dinsiz, ahlâksız arkadaşlardan korumakla olur. Bütün fenâlıkların başı, kötü arkadaştır.

Netice olarak büyükler, dünyâda iken, işledikleri günâhlardan tövbe ederek, kul hakları varsa bunlarla helâllaşarak temizlenmeli ve küçükler de, temiz kalblerini yanlış bilgiler, inanışlar ve günâhlarla doldurarak kirletilmemelidir. Çocukların temiz rûhları Müslümânlığa elverişlidir. Eğer Müslümânlığı öğrenmezlerse, din düşmanlarının yalanlarına aldanarak kirlenirler…

 
1 Comment

Posted by Mart 28, 2010 in Yazılarım

 

Etiketler:

Günâhlardan temizlenmedikçe, ibâdetlerin faydası olmaz

Dünyada rahata, huzûra kavuşmak, âhirette de, sonsuz azâbdan kurtulup, ebedî ni’metlere kavuşmak, ancak takvâ ile yani harâmlardan, günâhlardan temizlenmekle nasîb olur. Bu dünyâda, bedensiz rûh olmadığı gibi, beden ibâdet yapmadan ve günâhlardan kaçınmadan da, kalb, temiz olmaz.

Günâhlardan temizlenmedikçe, ibâdetlerin faydası olmaz ve hiçbirine sevâb verilmez. Kötülüklerin en kötüsü, küfür yani inkârdır. Îmânı olmayanın hiçbir iyiliğine sevâb verilmez. Bütün iyiliklerin temeli, takvâ yani haramlardan, günahlardan kurtulmak, temizlenmektir.

Read the rest of this entry »

 
Leave a comment

Posted by Mart 28, 2010 in Yazılarım

 

Etiketler:

ÜMİTLİ OLMAK ŞİFADIR .. HEKİMOĞLU İSMAİL

İnsan acizdir. Bir felaket mallarını alır götürür, bir hastalık onu yatağa salar, bir iftira hayatını berbat eder… Dertler çok… Milyonlarca bela dolaşıyor… Amma hepsi ‘ın emrinde… Onlar bir bakıma melektir. o dertlere diyor ki: “Şu kuluma git. Cenneti istiyor bu kulum benden. Sen, git ki, o adamın günahları azalsın, sevapları artsın.”
Dert gidip, saplanıyor o adama! Adam başlıyor oflamaya… Derdi vereni bilmiyor adam.

Derdi vereni bildinse sefa ender sefadır bil… Bediüzzaman buyurmuş ki:

 
1 Comment

Posted by Mart 28, 2010 in İslam

 

Etiketler:

 
Follow

Get every new post delivered to your Inbox.