
Hz Peygamber (sa) buyurur: “Şu üç özeliğe sahip olan kimse imanın tadını bulur: 1 Allah ve resulünü her şeyden çok sevmek, 2 Sevdiğini ancak Allah için sevmek, 3 Küfre dönmekten, ateşe atılmaktan çekindiği gibi çekinmek” (Buhari, iman,9: Müslim, iman, 67)
Hadisimizdeki “imanın tadı” sözü ilgi çekici bir ifadedir Demek ki iman tad veren bir şeymiş Bu bir manevi taddır, lezzettir, huzurdur Maddi lezzetlerle kıyaslanamaz Bedenimize, organlarımıza hitap eden lezzetler, tadlar sınırlıdır Doyum noktasına ulaştıktan sonra sıkıntı vermeye başlar Susuzluktan yanıp tutuşan bir kimse belli miktar su içtikten sonra fazlasını içemez, içmeye kalkarsa bünyesi kabul etmez Bütün maddi lezzetleri buna benzetebiliriz
mehmet Akif “İmansız olan paslı yürek sinede yüktür” der Gerçekten inanan insan daha güçlüdür, inancı köklü ve tad alma seviyesine çıkmışsa bu gücü daha da artar
Her inanç kendine göre değerlidir Hadiste söz konusu olan ise elbette İslam dininin inancıdır Dinimizde iman esasları bellidir Bunları kabul eden, diliyle söyleyip içinden benimseyen kimse iman etmiş sayılır Bu ön şartları yerine getirdiği halde, manevi huzuru bulamayan, mutlu olamayan çok insan vardır Bu ek***lik nasıl giderilebilir?
Bunun yollarından biri, Hz Peygamber’in ifadesiyle söylersek “imanın tadını bulmak” suretiyle mümkün olur İmanın tadını elde etmek için gerekli görülen üç şarttan ikisi “sevgi”ye dayanıyor: Allah ve Resulünü her şeyden daha çok sevmek ve bir kimseyi severse ancak Allah için sevmek
Sevginin gücü
Kur’an-ı Kerim’de “sevgi” sözü sıkça geçer Mâide suresinin 54 ayetinde “Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler” buyrulur Yani sevmek ve sevilmek Allah’ın vasfıdır “Sevelim sevilelim” sözünün menşei bu ayet olsa gerektir Bakara suresinin 165 ayetinde de: “Mü’minlerin Allah’a karşı pek şiddetli bir sevgisi vardır” denir Buradaki şiddetli sevgi (eşeddü hubben) Allah aşkı olarak değerlendirilir
Sevgi en güçlü ve yapıcı duygumuzdur Onu pek çok objeye yöneltebiliriz Bunlara beşeri/mecazi sevgi de denir Dini-tasavvufi inanışa göre en çok sevilmesi gereken Allah’tır Allah kâinatı bir sevgi eseri olarak yaratmıştır Bir bakıma yaratmak sevmek demektir Buna göre sevginin kaynağı Allah’tır, o sevmiş de yaratmıştır Ona yakın olmanın en kestirme yolu O’nu sevmektir
Allah’ı sevmek nasıl olur? O’nu sevmek, kendisini yanımızda, yakınımızda, içimizde hissetmek; O’nunla ilgiyi, iletişimi devam ettirmektir O’nun rahmeti ve şefkati gazabından üstündür “Bana bir adım yaklaşana ben on adım yaklaşırım” buyurur Onun rızası, hoşnutluğu bizim iyi insan, olgun insan olmamız yönündedir
Bu bakış açısından sevgi dindarlığı dediğimiz anlayış çıkmaktadır Sevgi ve aşka dayalı din ve iman anlayışı daha içten, daha sıcak ve daha kucaklayıcı bir görünüm taşır Aşka dayalı iman, sahibinin eşyaya, çevresine, öteki insanlara ve Allah’a karşı daha içten ve candan yaklaşmasını sağlar
Sâdece kitâbî bilgilere dayanan bir îmân anlayışı vecd ve heyecandan mahrum, son derece “kuru” bir mâhiyet arzeder Böyle bir dindarlık da mânevî zevkten yoksun, âdetâ robotlaşmış ve mekanik bir görüntüye sâhip olur Îman ve dîne ruh ve revnak verecek olan sevgidir, aşktır Kur’an’da da bir kaç yerde “Kalbleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun” denir (Bk Zümer,39/22; Hacc, 22/53)
Peygamber’i sevmek
Hadisteki ikinci nokta Hz Peygamber’i sevmektir Peygamber bize Allah’ı tanıtan yüce bir şahsiyettir Onun meşhur isimlerinden biri “Habîbullah” (Allah’ın sevgilisi)’dir Allah’ı seven kimsenin onun sevdiğini sevmesi tabii bir sonuçtur Peygamberi sevmek demek onun yolunda gitmek demektir “Kişi sevdiğiyle beraberdir” hadisi sevenlere bir müjdedir
Hz Peygamber zamanında abdullah adında birisi vardı, halk arasında kendisine hımâr (eşek) lakabı takılmıştı Hoş sohbet biriydi, ara sıra latifeleriyle Hz Peygamber’i güldürürdü Şarap içtiği için zaman zaman Hz Peygamber kendisine hadd (bir tür ceza) vurdururdu Anlaşılan müzmin alkolik olmalı ki yine bir gün sarhoş halde huzura getirilmişti Gene hadd vurulacaktı, orada bulunanlardan Hz Ömer adama lanet okuyup “içki yüzünden ne kadar çok yakalanıp geliyor!” diye söylendi Bunu duyan Resulullah dedi ki : “Ey Ömer ona lanet etme, vallahi kesin olarak bildiğim bir şey varsa, o da, abdullah’ın Allah’ı ve Resulünü sevdiğidir” (Bk Tecrid-i sarih terc, II, 253-54)


beyda
Mayıs 3, 2010 at 11:36 am
Her gece ölüyor her sabah diriliyor muyuz?
Her fırsatta kendi kendime kelam-ı nefsi ile söylenirim:- İki şey asla ihmal edilmemelidir. Okumak ve düşünmek!.. Evet okumayı, düşünmeyi ihmal eden adamın hayatını doğru yaşaması, yaşadığı olayları doğru yorumlaması zordur.
Hatta imkânsızdır da diyebilirim. Hazine üstünde oturup da dilenen adamdan farksızdır okumayan, ayrıca düşünmeyen insanın durumu.
Bundan dolayı Efendimiz (sas) Hazretleri ikazını yapmıştır: “Hasibu kable en tühasebu!” Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin, yaşadığınızı, ileride yaşayacağınızı düşünün.
Düşünün de ikaz olun, ibret alın, ebedi hayatınıza hazırlıklı olun..
Okumayan, okusa bile düşünmeyenlerden biri, bir sohbet sırasında okuyucuma malum tekerlemeyi tekrarlamış:
- ‘Öldükten sonra dirilmek varmış, kim gitmiş de gelmiş oradan? Var mı gidip gelen, öldükten sonra dirilen?’ diye bilgiççe laflar etmiş.
Okumayan, okusa da düşünmeyen adamın söyleyebileceği söz ancak bu kadar olur elbette.
Halbuki, bu sorunun sahibi her gece yatağına yatarken bir bakıma ölür, her sabah kalkarken de yine bir bakıma dirilir; ama yine de sorar:
-Kim gidip de gelmiş oradan? Gidip de dönen var mı?.. Başkalarını bırak, kendisi gidiyor, hem de her gece…
Yine kendisi geliyor, hem de her sabah… Ama gel gör ki, düşünme olmayınca, kendi yaşadığını yorumlayıp da ‘benim hayatımda bile vardır her gece ölmek, her sabah da dirilmek’ diyemiyor, halini ve hayatını gözden geçiremiyor.
İşte okumayan, hatta düşünmeyen insanın bu türlü gafletli dalgınlığından olacak ki, Efendimiz (sas) Hazretleri her gece yatağına uzanacağı sırada düşünmeyenleri düşündüren duasını şöyle yapıyor:
- “Bismikellahümme emûtü ve ehyâ!” Ne diyor bu duasıyla?. “Beni her akşam öldürüp her sabah tekrar dirilten Allah’ım, senin ismin ve izninle uzanıyorum yatağıma!” Sabah kalkarken de aynı gerçeği tekrar hatırlatan şu duayı okuyor:
- “Elhamdü lillâhillezî ehyana bade mâ emâtena ve ileyhinnüşûr!” “Beni öldürdükten sonra tekrar dirilten Allah’a hamd olsun. Bir gün gelecek ki, en son ölümü ölecek, en son dirilişle ona döneceğiz elbette!”
Yatarken kalkarken yaptığı bu manidar dualarıyla bizleri ikaz ve irşat eden Efendimiz (sas), her gece ölmüş sayılıp her sabah da yeniden dirilmiş olmayı düşünmemizi tavsiye etmiş oluyor. Ama bu ikaz ve irşadı kim anlar, kim yorumlar? Kim hatırlayıp değerlendirmesine alır?
Elbette okuyan ve düşünen insan. Okuma yoksa, düşünme mevcut değilse, her gece gidecek, her sabah da gelecek; ama yine de sormaya devam edecek:
- Kim gitmiş de gelmiş oradan? Var mı gidip de dönen? Yaşadığını yorumlamayı düşünemeyen adam şunu da ekliyor sorusuna:
- Ölen insana kabirde azap olurmuş, bu mümkün mü?.. Bunu soran adam her gece mezara girer gibi girdiği yatağında cansız yatarken gördüğü korkunç rüyalarında çeşitli kabir azapları yaşıyor, işkencelere maruz kalıyor, bazen de cennet güzellikleri gibi güzellikler seyrederek uyanıyor.
Ama yine de soruyor:
- Kabirde azap nasıl olur, mümkün mü? Halbuki Rabb’imiz insana bu dünyada ölmeyi, dirilmeyi, kabirde azap görmeyi, zihnine yaklaştıracak olaylar yaşatıyor, aklına kapı açıyor; ama iradesini de elinden almıyor, düşünmesini istiyor.
Buna rağmen düşünmeyen adam hâlâ soruyor: “Var mı giden gelen, azap gören, mükâfat yaşayan?”
Gariptir ki bunu söyleyen adam, o gece yine ölecek, o sabah yine dirilecek, gece yine korkulu rüyalar görecek. Yine de omuzlarını silkip dudaklarını bükecek…
‘Var mı gidip de gelen, azap gören?’ diyecek. Demek ki sebepsiz değilmiş Efendimiz (sas)’in ikazı:
- Tefekkürü saatin hayrun min ibadeti senetin! Bir saat tefekkür (düşünmek), bir sene (nafile)ibadetten hayırlıdır.