selamün aleykum sevgili kardeşler..Mevlam c.c. rahmeti,yardımı,bereketi,muhabbeti cümlemize üzerinde olsun..sevgili kardeşler Gülay Öztürk baciniz 3 sene’den beri Rabbim lütfü ile canlı yayında sizinle buluşuyorum..her sabah,hafta sonu dahi,Türkiye saat 10.30 de inşallah…adres vereyim inşallah kardeşler..http://www.gulayozturksultan.blogcu.com veya http://62.212.84.42:7040/ dinleyebilirsiniz. türkçemiz biraz eksik,ama Rabbim izniyle dilimiz döndüğü kadar islam diyoruz..dualarınıza bu bacinizdan esirgemeyin inşallah..Allaha emanet olun
Aylık Arşiv: Haziran 2010
Cumamız mübarek olsun kardeşler
Ve yüzler Allah’a (c.c.) dönük olsun sadece.
Hüzünler dönüşşün sevince. Rabbim yaralarımızı sarsın Rauf adıyla!
Olsun ki, Aşk-ı Muhammed gönüllere azık olsun.
Olsun ki, paramparça bu ümmet;
Kardeşlik bilinciyle kaynatılmış, tevhid temeli üzerine kurulmuş, çatısı Kuran, ziyneti sünnet olan bir kaleye dönüşşün! ..
“Ey kulum! Emrettiğim farzları yap, insanların en abidi olursun. “
Hayvanlarda, akıl ve Meleklere benzeyen ruh yoktur. Bu sebeple şehvetlerine uymaları, suç olmaz. İnsanlara ise, akıl ışığı verilmiş olduğundan, nefislerine uymaları, doğru yoldan sapmaları çok çirkin olur. İbrahim Hakkı Erzurumi hazretleri buyuruyor ki:
“Dünya sevgisi ahirete hazırlanmaya mani olur. Çünkü, kalb onu düşünmekle, Allah’ı unutur. Beden, onu elde etmeye uğraşarak ibadet yapamaz olur. Dünya ile ahiret, doğu ile batı gibidir ki, birine yaklaşan, ötekinden uzak olur. Bir kimse ibadetini yapmaz ve geçiminde, kazancında, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını gözetmezse, dünyaya düşkün olmuş olur. Allahü teâlâ herkesin kalbini bundan soğutur. Bunu kimse sevmez.”
İslamiyet’in emir ve yasakları, hem bedene, hem de kalbedir. Çünkü nefsin temizlenmesi, bu ikisinin İslamiyet’e uymasına bağlıdır. Sözlerde, işlerde ve inanmakta İslamiyet’ten ayrılmamaya çok dikkat etmelidir. Bunlara uymak, berekettir ve hep iyiliklere kavuşturur. İslamiyet’ten ayrılmak ise, insanı utandırır ve felakete götürür. Bennan-ı Hammal hazretleri; “Allahü teâlâdan uzaklaşan kimse, batıl yollara sapar” buyurmuştur.
İnsanların birbirlerinden üstün olmaları, Allahü teâlâya olan yakîn olmaları ile ölçülür. İmam-ı Rabbani hazretleri; “İmanın olgun olması, yakînin çok olmasındandır. Kalb, Allahü teâlâya ne kadar çok yakın olursa, iman ve yakîn de çok olur. Bedene bağlılık da, o kadar az olur” buyurmuştur.
Allahü teâlâ, kullarına, ana babalarından daha şefkatli, merhametli ve bize bizden daha yakındır. Dolayısıyla bütün nimetleri veren, bizi insan olarak dünyaya getiren, iman etmekle şereflendiren, kendi dinine hizmet etmeyi nasib eden, saymakla bitmeyen nimetleri veren Allahü teâlâya sırt çevirmek, menfaatçilerle dost olmak, kadim dostu bırakıp da başkalarıyla uğraşmak, cenâb-ı Hakkın gücüne gider.
Allahü teâlâ için yapılan işe ihlas, dünya için yapılana ise riya denir ki, birbirinin tersi, zıddıdır. Bu sebeple yapılan ibadetleri, hayır, hasenatı, Allahü teâlânın rızası için yapmalı ve Ahmede çalışıp da Mehmetten ücret beklememelidir. İnsanlar beğensin, sevsin, methetsin, alkışlasın diye yaşayan bir kimse, yarın ahirette cenâb-ı Haktan ne bekleyebilir.
Yediren, içiren, hayat veren, Allahü teâlâdır.
Cenâb-ı Hakkın bizden istediği; Onu ilah olarak tanımak, bilmek, iman etmek, Onun emir ve yasaklarına en azından saygılı olmaktır. İnsan kendini beğenmemek için, Allahü teâlânın kendisine yaptığı ihsanları, nimetleri düşünmeli, malını helal yere harcetmeli, haramlara vermemelidir.
Peygamber efendimiz buyurdu ki:
(Allahü teâlâ buyurur ki: “Ey kulum! Emrettiğim farzları yap, insanların en abidi olursun. Yasak ettiğim haramlardan sakın, vera sahibi olursun. Verdiğim rızka kanaat eyle, insanların en ganisi olursun, kimseye muhtaç kalmazsın.)
Allahü teâlâ, Musa aleyhisselama; (Bana yaklaşanlar, sevgime kavuşanlar içinde, vera sahipleri gibi yaklaşan olmaz) buyurmuştur.
Netice olarak insan, Allahü teâlâya ne kadar yaklaşırsa, Onun emirlerine ne kadar uyarsa, hem dünyada, hem de ahirette mutlu olur. İnsan, Allahü teâlâdan ne kadar uzaklaşırsa, emirlerini yapmaz, yasaklarından sakınmazsa, hem dünyası hem de ahireti perişan olur.
Hadis-i kudside buyurulduğu gibi:
(Kulum bana biraz yaklaşırsa, ben ona çok yaklaşırım. Kulum bana çok yaklaşırsa, ben ona daha çok yaklaşırım. Kulum farzlarla birlikte çok nafile ibadet de yapınca bana öyle yaklaşır ki, onu çok severim. Onu sevince, dualarını kabul ederim. Onun görmesi, işitmesi ve gücü yetmesi benimle olur.)
Helal Olsun!
Öyle bozulmuştuk ki, nereyi tutsak dökülüyordu. Düzeltmeye nereden başlayacağımızı şaşırdık. Cevabı belliydi; önce kendimizi, sonra çevremizi ve halkalar şeklinde yayılarak bütün dünyayı…
Ama biz daha “elif”i bilmeden daldık insanların içine; sonu mâlûm, boğulduk… Bu sefer bir ümitsizlik dalgası kapladı içimizi, ağladık, ağladık… Duyan olmadı sesimizi… Anladık ki, bizi tek işiten, Rabbimiz’miş.
Dost O’ymuş, yâr O’ymuş, gerisi hep boşmuş. İnsan, elden boşuna destek beklermiş. Herkesin derdi kendine yetermiş. Kimsenin kimseye ayıracağı zamanı yokmuş. Takılmışız kendimize, etrafı görmemecesine, kuyudan çıkmaya çalıştıkça batmışız…
Hani nerede “tebliğ” ve “hizmet aşkı”? Öğrendiklerimiz lâfta mı kaldı? Ne olacaktı herkesi delirten sudan biraz da biz içelim, âlemin tek akıllısı biz miydik? Yoksa deliler içinde aslında akıllı olan biz, deli mi görünüyorduk? Yum gözünü, kapa ağzını, salla başını, al maaşını… Bu muydu yaşamak? Bazıları dayanamadı, bunalımlara girdi; bir kenara çekildi. Bazıları sustu, hiçbir şey söylemedi; bazıları da kendilerine deli damgası vurulmasına rağmen hâlâ gerçekleri söylüyorlar.
İşte asıl cesur olan onlar… Kıymetleri sonradan anlaşılacak olanlar… Onlar da olmasa kime tutunacağız; kim yol gösterecek bize?
Ne zaman güzel bir insan gitse, bil ki kıyamet yaklaşıyor. Ama şimdi “Dünya iyilerin yeri değil!” diyerek bir köşeye çekilme zamanı değil. Elimiz, dilimiz, kalemimiz, malımız ve canımızla içimizde ve dışımızda savaşma vakti… Derviş olmak istiyorsan çileye mecbursun. Eğer anlayabiliyorsan, her çekilen dert, seni, O’na daha da yaklaştırıyor. Gören göz ol, bakan değil. Eşyayı dinle, bütün varlıklara O’ndan ötürü hürmet et. O zaman bulacaksın şu herkesin aradığı huzuru…
Bu yolun başı incinmemek, sonu incinmemek!.. Bunu öğrendiysen, gayri gam çekme…
Kolay değil, ama mecbursun gayret etmeye, karınca gibi yolunda ölmeye…
Helâl olsun bunu yapabilenlere!
Selâm olsun, gönlü güzel olanlara ve içinde kin tutmayanlara!..
Helâl olsun!.
Betül Yavuz
RAHMET AYLARI BAŞLIYOR…

İslâm’ın mübarek saydığı hicrî kamerî aylar; Recep, Şaban ve Ramazan ayları, dini ifadesi ile üç aylar ‘Şuhur-u Selase’ diye de ifade edilir.
Bu aylar ve diğer dokuz ayın süreleri, ayın hareketlerine göre belirlenmektedir. Bu ayların Müminlerin kalplerinde önemli bir yere sahip olmasının sebebi, Hz. Peygamber (sav)‘in bu ayları övmüş olması ve bunun kıymetinin bilinerek değerlendirilmesinin af, mağfiret, rahmet ve daha pek çok manevî nimete vesile olacağını ümmetine haber vermesidir.
Resûlullah (sav) Efendimiz bir hadisi şerifinde: “Recep Allah’ın ayı, Şaban benim ayım ve Ramazan ümmetimin ayıdır.” buyurmuştur. Burada Recep ayının Allahu Zülcelal’e nisbet edilmesi, bu ayın şerefine işaret içindir. Aslında bütün aylar ve yıllar, bütün varlıklar ve insanlar, yaratılmış her şey Allah-u Teala’nındır.
Başka zamanlarda okunan her bir Kur’ân harfi için on sevap yazılmaktadır. Receb ayında bu sevap yüz olarak yazılır, Şaban’da üç yüzü aşar, Ramazan’da bine çıkar. Cuma gecelerinde binleri bulur. Kadir Gecesinde de otuz bine ulaştığını düşünürsek, üç aylardaki mübarek vakitlerin ahiret ticareti bakımından ne kadar kıymetli bir fırsat olduğunu anlayabiliriz.
Allah’ın rızasına elde etmeye düşkün ve ahirette ne olacağını, başına nelerin gelebileceğini merak edenler, gelmekte olan bu üç ayların kıymetini bilmeli ve en iyi şekilde değerlendirmenin yollarını aramalıdır.
Buna karşılık, üç ayların fazilet ve kıymetinden haberdar olmayıp da değerlendiremeyenler, herkesin istifadesine açık tutulan çok kârlı bir ticaret imkânından mahrum kalmışlar demektir. Bu kimseler, aynı imkânı tekrar ele geçirebilmek için bir yıl daha beklemek zorunda kalacaklardır.
İşte, üç ayların ve bu aylardaki mübarek gecelerin büyük bir coşkunlukla ihya edilmesi, bu bakımdan da önem kazanıyor. Çünkü bunlar şeâirdendir, İslâm’ın sembolü ve alâmetlerindedir.
Bu açıdan şeâirin duyurulmasında hem İslâm’ın izzet ve şerefinin gösterilmesi hem de İslâm’ın manasından uzak yaşayan insanlara örnek olunması gibi büyük hikmetler vardır.
İhsanlar gecesi: Regaip Kandili
Recep ayının ilk cuma gecesine denk düşen gece Regâib Gecesi’dir. Bu sene 13 Haziran, Pazar günü, Receb Ayı’nın başlaması ile Mübarek üç aylara giriyoruz. İşte, hemen ertesi gün yani 14 Haziran’da da Regaib kandili ile şerefleniyoruz.Bu geceye Regaib gecesi ismini melekler vermişlerdir. “Herhangi bir şeyi istemek, arzulamak, ona karşı meyletmek ve onu elde etmek için çaba sarf etmek” demektir.
Allah-u Tealâ, bu mübarek gecede, müminlere, ‘ragibet’ler (ihsanlar, ikramlar) yapar. Bu geceyi ibadet ederek değerlendirip hakkını vererek hürmet edenleri affeder. Bu gece yapılan dua kabul olur, namaz, oruç, sadaka gibi ibadetlere, sayısız sevaplar verilir.
Regaib Gecesi’ni ibadetle geçirmeli, kazası olan, hiç değilse bir günlük kaza namazı kılarak, Allah-u Zülcelal’in rahmetine talip olmaya çalışmalıdır. Kazası olmayan da nafile namaz kılabilir, Kur’an-ı kerim okuyabilir, zikirle salatu selamla geceyi ihya edebilir.
Özellikle bu gece tövbe istiğfarı unutmamalı, gafletle geçen günler için gözyaşı dökmeye çalışmalıdır.
Oruçla karşılayalım
Unutanlara hatırlatma olması açısından başka önemli bir konu da; bir gün evvelinden oruçla regaibi karşılamaya çalışmaktır. Yani Pazartesi günü günü oruç tutup gecesini de ihya etmek çok sevaptır. Hem oruçla yumuşayan kalpler daha kolay ağlayabilirler.
Zünnun-i Mısri (ks) şöyle der: “Recep tohum ekme, Şaban sulama, Ramazan ise hasat ayıdır.”
Receb ayına girmekle, hayır tohumlarının ekilip biçildiği bir ibadet ve taat mevsimine başlamış oluyoruz. Elbette amel olarak da bu ayda oruç tutmanın bir ayrıcalığı olacaktır. Zaten üç ayların içinde bulunan Ramazan ayında oruç tutmak her müslümana farzdır. Receb ayında oruç tutmak da faziletlidir. Yine unutmamak gerekir ki; Allah için Allah korkusu için ağlayanlara cehennem haram kılınmıştır. Akıtılan gözyaşları bir kurtuluş vesilesi, afv-u mağfiret edilmenin büyük bir müjdesidir.
Enes (ra)‘den rivayet edilen hadisi şerifte Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Receb’in ilk cuma gecesinde uyanık ol. O geceyi gafletle geçirme. Zira o gecenin üçte biri geçtiğinde, yer ve gök melekleri Kâbe-i Muazzama ve havalisinde toplanırlar. Allah-u Teâlâ meleklerin toplantısı üzerine: ‘Ey meleklerim! Ne istiyorsunuz?’ diye sorar. Melekler: ‘Ya Rabbi! Senden istediğimiz ve temennimiz, Receb’in oruçlularının günahlarını bağışlamandır’ derler. Allah-u Zülcelal de: ‘Receb’in oruçlularını affettim’ buyurur.”
İşte bu noktada, yine kendimize yönelip şöyle seslenelim: “Ey Nefsim! Bu gecede melekler dahi yeryüzündeki kullar için af ve mağfiret dilerken, bizim bu gecelerdeki fırsatları kaçırmamız doğru olur mu? Melekler dahi bizim için bu gece dua edip Allahu Zülcelal kabul ederken, eğer biz de samimi bir kalp ve pişmanlıkla Allahu Zülcelal’e bu gece yönelirsek, bizi de affedecektir. Bu fırsatı bir ganimet bilerek, bu geceyi değerlendirmenin yollarına başvuralım.”





