
Günlük yaşantımızda, bir çok konuda birbirimize sözler veririz. Gerek beşeri ilişkilerimiz, gerekse ticari ilişkilerimiz hep söz üzerine dayalıdır. Zaman zamanda bu hususları yazılı hale getiririz.
En basit örneğiyle, kişi belli bir saatte bir yerde bulunacağını söylese, bu bir sözleşme hükmündedir. Sözün yerine getirilmesine bir engel çıktığı takdirde karşı tarafa, buluşma saatinden önce haber verilip özür dilenmelidir.
Alınan ve zamanında ödenmeyen borçlar da bunun dışında değildir. Müslümanın sözü karşı tarafa verilmiş bir senet gibidir. O bakımdan verilen söz küçüğüne, büyüğüne bakmadan mutlaka yerine getirilmelidir. Maalesef günümüzde inananlar olarak bu konuya gereken önemi veremiyoruz.
Ahde vefâ olmayınca, verilen sözler yerine getirilmeyince, insanlarında birbirlerine karşı güven ve saygısı kalmamaktadır. Toplumun yardımıyla yapılacak bir çok hayırlı hizmetlerde aksama olmakta ya da tamamen yapılamaz hâle gelmektedir.
Her şeyin ötesinde, zaman kaybı, para kaybı, güven kaybı, itimatsızlık oluşmaktadır. Hatta verilen sözlerin yerine getirilmemesini bahane ederek, gereksiz yalanlarla kişi başka yönden de zarara uğramaktadır. Dolayısıyla kişilerin birbirlerine hakları geçmektedir. İnananlar olarak en kötü şartlarda bile sadakatle verdiğimiz sözleri muhakkak yerine getirmeliyiz. Anamıza, babamıza, yakınlarımıza, dostlarımıza özetle birbirimize karşı da vefâlı olmalıyız.
En Güzel Örnek
Her hususta olduğu gibi bu konuda da bizlere örnek, Peygamber Efendimiz (sav) olmalıdır. O hayatı boyunca, peygamberlikten önce ve sonrasında, bütün akitlerine sadık kalmış ve biz ümmetine de ahidlerini ifa etmeleri, sözlerini yerine getirmelerini tavsiye buyurmuştur.
Peygamberimiz verdiği sözde duran, yaptığı anlaşmaya bağlı kalan en büyük insandır. Bu hususta dostunu da, düşmanını da ayırt etmemiştir. Dostuna verdiği bir sözde durup, onu yerine getirdiği gibi, düşmanlarıyla yaptığı anlaşmaya da sadık kalmış, her ne pahasına olursa olsun, aykırı harekette bulunmamıştır.
Peygamberliğinden önce ticarî hususta bir dostuna verdiği sözü tutmak için üç gün beklemesi meşhurdur. O adam unutup gelmediği halde, “Nasıl olsa artık gelmez” diyerek çekip gitmemiş, verdiği sözde durmanın en güzel örneğini bizlere sunmuştur.
İslam güzel ahlak üzerine kurulmuştur. Mümin bir diğerini aldatmaz. Verdiği sözü tutar. Yalan söylemez. Çünkü yalan söylemek, sözünde durmamak, ahde vefasızlık; münafıklık alametlerinden sayılmaktadır.
Nitekim bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmaktadır: “Dört şey vardır ki bunlar kimde bulunursa o kimse halis münafıktır. Kimde bunlardan bir haslet bulunursa onu bırakıncaya kadar, kendisinde nifaktan bir haslet vardır. (O hasletler): Kendisine bir şey emanet olunursa hıyanet eder, konuşunca yalan söyler, söz verince sözünde durmaz, kavga ederse baştan çıkar (haktan ayrılır.)” (6)
Diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulmaktadır: “Kıyamet gününde sözünde durmayan her hain için bir sancak (dikilecek) bu filanın vefasızlığıdır, hıyanetidir denilecektir.” (7)
En dikkati çeken hadisi şerif ise: ‘Bizi aldatan bizden değildir.’ hadisidir. (8)
Peygamberimiz en sıkışık ve en zor şartlar altında bulunsa dahi, verilen sözde durmayı, netice kendisinin aleyhine de olsa hiçbir surette vefasızlık göstermemeyi tavsiye etmiştir.
Bedir Savaşı için hazırlıklar yapılıp İslâm ordusu Medine’den ayrıldığı sırada Huzeyfe el-Yemâni ile babası Huzeyl, Peygamberimizle birlikte çarpışmak üzere yola çıkmışlardı. Müşrikler, baba-oğulu yolda görerek sorguya çektiler: “Siz herhalde Muhammed’in yanına gitmek istiyorsunuz.”
“Evet, bizim bundan başka bir niyetimiz yoktur” dediler. Bunun üzerine müşrikler, onlardan Medine’ye dönmek, Peygamberimizle birlikte savaşta bulunmamak üzere söz aldılar. Bir müddet sonra Huzeyfe ile babası Bedir’de Peygamberimizin huzuruna gelerek mücahitlerle birlikte savaşmak istediklerini söylediler, müşriklerle aralarında geçen hadiseyi de anlattılar.
Peygamberimiz, onların müşriklere verdikleri sözü öğrenince, insan gücüne o anda çok fazla ihtiyacı olmasına rağmen onlara şöyle dedi: “Hayır, siz Medine’ye dönün. Onlara verdiğiniz sözü yerine getirin. Biz de müşriklere karşı Allah’tan yardım isteriz. Onun yardımı bize kâfidir.” (9) Müşrik de olsa verilen sözde durmayı daha uygun görmek, ahdini bozmamak, yapılan anlaşmaya bağlı kalmak ancak bir Peygamberin gösterebileceği meziyettir. Ve Müslümanlar da O’na uymak durumundadırlar.
Peygamber Efendimizin (sav) Hz. Hatice (r.anha) validemize karşı gösterdiği vefa da bu hususta bir diğer önemli örnektir. Hz. Aişe (r.anha) validemiz şöyle diyor. “Hz. Hatice’den başka hiçbir kadına gıpta etmedim. O, Rasûlullah ile olan nikahımdan üç yıl önce vefat etmişti. Fakat Rasûlullah (sav) her zaman onu hatırlar, onun hatırasını anar, onun için keçi keser, etini yakınlarına, hizmetçilerine hediye eder, dağıtırdı.” (10)
Bireyselleşme ve bencilliğin günümüzün temel meselelerinden olduğu düşünüldüğünde, yukarıdaki örnekler, her zaman için büyük ibret tabloları olarak karşımızda duracaktır.
Sözünü yerine getirenler, ahdine vefa gösterenler hem Allah-u Zülcelal nezdinde hem de kullar nezdinde sevilen ve itibar görenlerdir. Dürüst, emin ve güvenilir vasıflarıyla vasıflanmak her mümin için bir hedef olmanın ötesinde, her müminin üzerinde şerefle taşıması ve olmazsa olmaz bir meziyet olarak algılanmalıdır.
Allah-u Zülcelal verdiği sözü yerine getirmeyen, ahdini bozanların kötü sonuçlarını şu şekilde bizlere bildirmektedir. “Allah’a verdikleri sözü kuvvetle pekiştirdikten sonra bozanlar ve Allah’ın riayet edilmesini emrettiği şeyleri terk edenler ve yer yüzünde fesat çıkaranlar, işte lânet onlar içindir ve kötü yurt (cehennem) onlar içindir.”(11) Allah-u Zülcelal bizlere doğru, dürüst, sözüne güvenilen ve itibarlı müminlerden olmayı nasip etsin. (Amin)
Kaynaklar: 1) A‘râf 7/172. 2) Ahzab/23. 3)Buhari. 4) Rad/20. 5) Mü’minun/8. 6) Buhari. 7) Buhari. 8) Müslim. 9) Buhari. 10) Buhari. 11) Ra’d/ 25.

