Deniz kıyısında kumdan kale yapan çocuklar, sıkılınca hoplaya zıplaya suya giriyor, ilginç taşlar toplama yarışına girişiyorlar. Su acıktırır derdi annem, denizden, havuzdan, banyodan çıktığımızda. İştahı açarmış suyla oynamak, suda oynamak. Çocuklarını kıyıda seyreden anneler de aynı fikri paylaşıyor olsa gerek. Bir biri ardınca yiyecek bir şeyler tutuşturuyorlar yavrularının ellerine. Havlu ile şöyle bir almak kafi, küçük bedenlerden süzülen suyu. Sonra reddedilmeyen krakerler, ekmek arası domatesler, tostlar. Hatta az ilerde çocukların suyun ardından kaçınılmaz iştihasını gözetleyen simitçinin sesi ile irkilenler, “Simitçi, biraz bakar mısın?” diye sesleniyorlar. Mısırcının önü de kalabalık; kendisine gösterilen rağbetin verdiği rahatlık içinde “Tamam veriyorum. Bu nasıl? Siz de tuz ister misiniz?” Herkes halinden pek memnun: Anneler , çocuklar, simitçi, mısırcı. Su acıktırır!
Yaz mevsiminde yaşanan her Ramazan öncesi söylenegelen alışılmış sözler dolanıyor bir süredir etrafta. “Allah yardımcımız olsun. Bu yıl çok sıcak var. İnsan en çok suya dayanamıyor. Bizim halimiz yine iyi; Allah tarlada, bahçede, inşaatta çalışanlara kolaylık versin.” Su… Bir Ramazan gününde onun uğruna söylenecek hangi söz kafi gelir ki? Ancak O’na hamd ile tatmin olur mümin yürekler, suyun hayat veren dokunuşu karşısında. İftar vakti ilk gözlenen, ellerin ilk dokunduğu nimet o olacak gibi sofralarda. Gün boyu susuz kalan, açlığın ve sıcağın etkisiyle bitap düşmüş bedenler için, iftar saati ne müjdeler dolu bir vakit! Acizliğin incelttiği yüreklerden gözlere hücum eden “gözyaşı”, dudaklara dokunan her yiyecek ve içecek karşısında ne büyük itiraflarda bulunuyor? Dua ile yudumlanan su, aynı anda gözyaşı olarak şükrünü eda ediyor sanki.
Ateşten bir kor gibi yanan küçük kara bedene nasıl sarılır “ölüm yürüyüşü” ndeki Afrikalı anne? Dokundukça kemiklerinin kemiklerine değdiği yavrusunun, beyazında kaybolmuş iri gözlerine baktığında ne düşünür Afrikalı anne? Yıllardır bildiğimiz suya ve gıdaya hasret hayatları karşısında, kaçımız, yok sayarak yaşamanın dışında bir tercihte bulundu ve tutmaya çalıştı Afrikalı çocuğun elini? BM, özellikle Doğu Afrika’da son altmış yılın en büyük kuraklığının yaşandığını açıklıyor. Avrupa’nın ağır davrandığını, yardımların yetersiz olduğunu söylüyor. Kenya’dan Somali’ye doğru beş yüz kilometre kat etmek üzere yola çıkmış binlerce insan! Kamplara ulaşma umuduyla yollara düşen ailelerden her biri bir kurban veriyor yolda, diyor haber ajansları. Anneler, ölmek üzere olan veya ölmüş çocuklarını yol kenarlarına terk etmek zorunda kalıyor diye ekliyorlar. Bu ölüm yürüyüşü sonunda kamplara ulaşabilenlerin, özellikle de çocukların hayata yeniden döndürülmeleri mümkün olamıyor kimi zaman diyor bir muhabir.
Mısırcının elinden aldığı sapsarı mısırı dişleyen çocuğuna bakıp gülümsüyor anne. Bu sene nasıl da boy attı diye geçiriyor içinden. “Doydun mu yavrum” diyor saçlarını okşarken. Afrika’da kaç anne bu soruyu sorabilir yavrusuna? Doymak… Afrikalı çocuk, doyana kadar yemek yemenin ne olduğunu merak ediyor. Bir röportajda hayallerini anlatırken en başa koyuyor çocuk: Doymanın ne olduğunu yaşamak! Suya kanmak ve suda oynamayı da merak ediyor musun çocuk? Kilometrelerce öteden taşıdığın çamurlu suları yudumlarken, hayallerin nerelere kadar uzanıyor kim bilir?
Çeşit çeşit nimetlerle donatılmış iftar sofrasında ezanı bekleyenler, bir tas su, bir tabak yemek göndermeye ve daimi bir oruç hali yaşayan Afrika insanına da iftar ettirmeye niyet etmeden nasıl yutabilecekler lokmaları? Annesinin kollarından kayıp yol kenarlarında kurtlara kuşlara terk edilmesin diye Afrikalı çocuklar, mısırları, simitleri, tostları, meyve sularını paylaşmalarının boyunlarına borç olduğunu anlayıp, anlatabilecekler mi suyun acıktırdığı çocuklarına sahildeki anneler?
“Afrika: insanlığın imtihanı” diye bir başlık atılmış gazeteye. İmtihan! Bu Ramazan gününde imtihanı vermek adına neler yapabileceğimize dair çok zorlanmayacağımızı düşünüyorum. Açlık ve susuzluk eşliğinde sıcağın altında yürümenin ne olduğuna dair küçük te olsa bir fikrimiz olacaktır. Küçük diyorum, çünkü sahurda kana akana içilmiş suyla, doyasıya yenmiş yemekle hala taze, hala diri vücutlar. Ve sadece saatler sonra oturulacak iftar sonrasının hayaliyle ha gayret devam ediyor gün. Visal orucu misali açlık üstüne açlıkla yürünen yolları, günler sonra ulaşılıp ulaşılmayacağı bile bilinmeyen bir somun ekmeğin verdiği ümitle atılan adımları ve belki kurtulur diye yarı canlı bebeği sırtına bağlayan anneleri anlamak ne mümkün bizim için. Lakin susturmazsak eğer, içimizden yükselen bir ses, tam da bizim anlayacağımız şeyler söylüyor. Ve belki de en çok şu Ramazan gününde işitmek kolay o sesi. Duymak isteyenler için…
DERYA GÜNEY


