RSS

Aylık Arşiv: Aralık 2011

Bize; “Şahdamarından daha yakın…” (Kāf, 16)

Bize; “Şahdamarından daha yakın…” (Kāf, 16) olduğunu bildiren ve kullarına: “Nereye gitseniz yine sizinle beraberdir” (Hadid, 4) diye haber veren Cenâb-ı Hak ile beraberlik, onunla beraber olduğumuzun şuuruna varabilmek ve cemalî sıfatlarıyla müzeyyen hâle gelebilmektir. Bu şekilde takvâ elbisesini giyen kalpte doğruya, eğriye karşı ilhamlar başlar. Eşyanın hakikatini anlama şuuruna erer. Kur’ân öyle bir ilâhî eserdir ki insan, bütün problemlerini Kur’ân’da ve Allah Rasûlü’nün sünneti içinde çözer; huzur ve sükûn bulur. Çünkü insanın şerhi Kur’ân’dır. İnsanda ne varsa Kur’ân’da vardır. Kur’ân’da ne varsa insanda vardır. Kur’ân’ın bir şerhi de kâinattır. İnsan takvâda zirveleştikçe Kur’ân’ı idrakte ve kâinatı kavramakta derinleşir. Kâinatın derûnundaki sır ve hikmetlere âşina olur.

Kuşların, bülbüllerin nağmelerinde, güllerin ve sümbüllerin tebessümünde, akarsuların huzur bahşeden akışında ve kâinatın her nakışında kendisine sunulan ilâhî lütfu idrak eder. Yûnus’un hâli gibi sarı çiçekle konuşmaya, onun dilini anlamaya başlar. Sırların tercümanı olur. Hâsılı takvâ, Allâh’ı bulmanın nişanesidir. Bu itibarla Atâullah el-İskenderî Hazretleri takvâya ererek kalb-i selîme kavuşan bir mü’minin hâlini ne güzel ifade eder: “Yâ Rabbî, Sen’i bulan neyi kaybetti? Sen’i kaybeden neyi buldu?” Bu bakımdan her mü’min için mutlaka riayet edilmesi gereken bir emir şudur:

 «HER TÜRLÜ HÂLDE TAKVÂ ÜZERE OL!»

Hayat med ve cezirler içinde geçer. Zaman zaman kıtlık ve zorluklar; zaman zaman bolluk ve kolaylıklar; zaman zaman ıstırap ve hicranlar; zaman zaman da sürur ve huzur hayata hâkim olur. İşte bu iniş ve çıkışlar içinde mü’minin takınacağı en temel tavrı, -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz: “Zorluklarda ve bollukta müttakî ol!” buyurarak beyan etmektedir. Yani Efendimiz, sadece bazı hâllerde değil her hâl ve şartta takvâ üzere olmamız gerektiğini ifade etmişlerdir. Hiç şüphesiz ki Kur’ân-ı Kerim, bizim için çok büyük bir lütuf, bereket ve feyiz kaynağıdır.

Cenâb-ı Hak: “O Rahman ki, Kur’ân’ı öğretti, insanı yarattı, ona beyanı öğretti.” (Rahman, 1-4) buyurarak, insanın din ile, Kur’ân ile hayat bulmasını, yaratılış sebebi olarak göstermektedir. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın muhtevasını ise şöyle bildirmektedir: “Kendisinde şüphe olmayan bu kitap, takvâ sahipleri için bir hidayet rehberidir.” (Bakara, 2) Bu âyet-i kerîmenin hakikati çerçevesinde kendimizi şöyle bir mizan edelim: Kabrimiz, uhrevî istikbâlimiz olan âhiretimiz nasıl olacak?

 Kıyâmet günü o büyük infilâk günü, o büyük şiddet günü, bütün kâinatın berhava edileceği an nasıl bir vaziyette olacağız? Dünyamız nasıl olmalı ki kıyâmetin dehşetli anları, bizim için sağ-selâmet olsun? Ömer bin Abdülaziz’in; “Âhiretinin nasıl olmasını istiyorsan dünyada ona göre hazırlan!” tavsiyesinden ne kadar hisse alabiliyoruz? İşte Kur’ân-ı Kerim, bütün bu sualler etrafında ebedî yolculukta bize rehberlik edecek, her sualin cevabını, çözümünü gösterecek bir kılavuz, yani takvâ kılavuzudur.

 
Leave a comment

Posted by Aralık 11, 2011 in İslam

 

“Allah’a tevekkül et, vekil olarak Allah yeter.” Ahzap/3

Aslında dünya hayatını, çektiğimiz sıkıntıları, kafamıza taktığımız sorunları, dert edindiğimiz konuları ne kadar kolaylaştırabilecek hatta kimi zaman da yok edebilecek bir ayet. Kuran, onlarca ayetinde kullarına vekil olarak Allah’ın yeterli olacağını, sorunlar karşısında inananlara en yakışan davranışın tevekkül etmek (Allah’a dayanıp güvenmek) olduğunu söylüyor. Nedir tevekkül etmek? Korkular, endişeler, kötü olaylar karşısında bir dakika duraksayıp da “Vardır Allah’ın bir bildiği, Allah en iyisini bilir” diyebilmek ve aslında Allah’ın en iyi vekil olduğunu tüm benliğinle kabul edebilmektir.

Read the rest of this entry »

 
Leave a comment

Posted by Aralık 11, 2011 in İslam

 

Âhirette, bizi kurtaracak olan, ancak Allah için sevgidir.

İnsan, ya nefsi yani kendisi için veya Allah için yaşar. Nefsi için yaşıyorsa felakettir. Çünkü nefis denilen şey, Allah’ın düşmanıdır. Bizi yediren, içiren, besleyen yüce Rabbimizi bırakıp da nefsimiz için yaşarsak, sonumuz felaket olur. Hubb-i fillah ve buğz-i fillah bu dinin esasıdır. Hubb-i fillah dururken gidip de hubb-i nefs yapanı, yani Allah’ın düşmanı olan nefsini sevgili kabul edeni, Cenab-ı Hak nefsiyle baş başa bırakır, sonunda da Cehenneme atar.

Dünyada insanın nefsinden daha ahmak hiçbir mahlûk yaratılmamıştır. Çünkü nefsin her istediği kendi aleyhinedir, yani ateştir. Hem dünyada, hem âhirette dost, ancak Allah için olandır. Menfaat için olan dostlukların sonu mutlaka hüsrandır.

Âhirette, bizi kurtaracak olan, ancak Allah için sevgidir.

Read the rest of this entry »

 
Leave a comment

Posted by Aralık 11, 2011 in İslam

 
 
Follow

Get every new post delivered to your Inbox.