
İşte bu özlemlerle sızlanır durur “arayış tabiatlı” gönlüm. Ne lüks arabalarda gözüm var, ne gökdelenlerde, ne cilalı yüzlerde, yapmacık tebessümlerde. Sıra sıra dizilmiş kuyumcu dükkânları, döviz büroları, ağını kurmuş örümcek gibi bekleyen kazanç kulları…
“Şehvet ve şöhret ön sıralarda, akıl bir geriye alınmış, gönül en arkalarda bir kenara itilmiş…”
Bu işte ben yokum dostum.
İşte bize sükûnet verme imkânı olmayan dünya, işte feryadı dinmeyen ruhumuz.
İşte ardı ardına dizilen hasretlerimiz, özlemlerimiz, işte aradığımızı bulamaya bulamaya bükülmüş boynumuz.
İşte dört bir tarafa iştiyakla bakıp samimiyet arayan gözlerimiz, işte sun’ilikler, sahtelikler, riyakârlıklar, şaklabanlıklar, rol icabı kahkahalar.
İşte bitmez tükenmez okuma ve düşünme arzularımız, işte ilmin ve “fikrin kuduz köpek gibi kovalanışı.”
İşte rahmet umarak semaya çevrilen bakışımız, işte uçsuz bucaksız çöller, insan yutan kumsallar.
İşte çocuk masumluğu, fıtrat güzelliği, pırıl pırıl gün ışığına gülümseyen günahsız gözler, ilahi ayar gönüller, idrake hazır beyinler, tertemiz umutlar, işte insan gerçeği göz ardı edilerek kurulan kırıp-döken sistemler, ince ayar tuzaklar, ihanetler.
İşte ilk öğretmenimiz, öğretilenin azizliği, hedeflerin güzelliği, yolumuzun özelliği, işte bizim acizliğimiz, hal-i pür melalimiz, iradesizliğimiz.
İşte bizim ölçülerimiz, bir uçtan bir uca, dengeli mi dengeli. Bir de şu sahnelere bak: Filistin, Cezayir, Bosna, Afgan, Kafkas, Keşmir… say sayabildiğin kadar… Bir uçtan bir uca…
İşte bizim ezilmişliğimiz, işte ezenlerin şımarıklığı.
Yazının devamını oku »