İslam Huzur Dinidir

İslamı sonradan bulup mutluluğa eren bir yürekten; İslam

‘Yazılarım’ Kategorisi için Arşiv

Kendi yazılarım bu kısımda yer almaktadır

Anne-baba hakkı

Yazan: gulayozturk Kasım 16, 2009

Anne-baba hakkı

Anne-baba, insanın en başta hürmet etmesi gereken iki kudsî varlıktır. Bu sebeple belki birkaç hafta sürecek bir yazı serisiyle daha çok muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin sohbetlerinden de azami istifade ederek Kur’an ve sünnet perspektifinden anne-baba hakkını ele almak arzusundayız.

Maalesef, pek çok değer ölçüsünün unutulduğu, ailevî ve içtimaî esasların yerle bir olduğu zamanımızda, anne-baba hakkı da bu umumî yozlaşmadan nasibini aldı. Ne yapsak haklarını ödeyemeyeceğimiz anne ve babalarımız bugünün şımarık nesilleri tarafından sadece birer yük gibi kabul edilir oldu.

Aslında yük olan anne-baba değil, çocuklardı. Zira anne karnında daha küçük birer canlı halinde var olmaya başladıkları günden itibaren, hep anne-babanın omuzlarında dolaşan ve onların kucaklarında gelişip büyüyen onlardı.

Fakat anne-baba derin şefkatlerinden dolayı, yavrularını yük değil mukaddes birer emanet olarak görüyorlardı. İşte bu yüzden onların hayat boyu devam eden fedakârlıkları karşısında çocukların da onlara sevgi ve hürmetle muamele etmeleri hem bir insanlık borcu hem de bir vazifedir.

Her insan, kendi ebeveyninin kadrini bilmeli ve onları Hakk’ın rahmetine ulaşmaya vesile saymalıdır. Ne yazık ki, günümüzde sadece Allah’a karşı saygısız olanlar arasında değil, O’nu sevdiğini iddia edenlerin içinde bile, anne ve babalarının varlıklarını istiskal eden, yaşamalarına karşı bıkkınlık gösteren ve sürekli saygısızlıkta bulunan insan bozması canavarlar türedi.
Mahzun Kırmızıgül’ün “Beyaz Melek” filmini defalarca seyrettim. Her seferinde toplumun içine sürüklendiği mahrumiyeti gördükçe içim sızladı. Anne-baba sevgisinden mahrum bir kalp, mahrumiyetlerin en acısını yaşıyordur aslında.

Ve herkesin mutlaka izlemesi gereken o filmde anlatıldığı gibi, artık anne-babalar yalnızlığa ve kimsesizliğe mahkûm yaşıyorlar; biraz yaşlanıp elden ayaktan düşünce kendilerini düşkünler evinde buluyorlar. Önceleri “darülaceze” denilen, şimdilerde biraz kibarlaştırılarak “huzurevi” adı verilen bu hicran yurtlarıyla teselli olmaya, senede bir gün kendilerine uzatılacak çiçeklerle avunmaya çalışıyorlar.

Oysa, insan çocuklarını bağrına basamadığı, torunlarını kucağına alamadığı, ne ihtimamla büyüttüğü ciğerparelerini sevemediği ve onlara bakıp bakıp “Yavrularım!..” diyemediği bir yerde nasıl huzurlu olur ki!.. Kendisine sevgi ve hürmetle nazar eden yakınlarının bulunmadığı, onun için bir tencerenin kaynamadığı ve çoğu zaman arayıp soranının olmadığı bir yerde mutluluğu nasıl bulur ki!..

Biz kendi kafamızda mevhum bir huzur tasarlamışız; oraya “huzurevi” demekle onun sakinlerinin de gerçekten huzurlu olacaklarını sanmışız. Allah’tan ki bu müesseselerin hepsi Mahzun’un filmindeki gibi değil. Oralarda bazı samimi gönüller var da yaşlılarımızı bütün bütün sokağa terk etmiyoruz; kendileri gibi muhtaç kimselerin arasına bıraksak bile hiç olmazsa bir rahat yatak, bir sıcak çorba imkânı sağlıyoruz. Akabinde, onların da orada var olduğunu zannettiğimiz huzuru duymaları için zorlayıp duruyoruz. “Daha ne olsun, ne güzel yiyip içip yatıyorlar; rahatları yerinde!” der gibi küstahça bir tavır takınıyoruz.

Hâlbuki insan hayvanlar gibi yiyip içen, sonra da yan gelip yatan ve bu şekilde saadete eren bir mahlûk değildir. O, her zaman çevresine alâka duyar. Tabiata açık bir fıtratı vardır. Evlat ve torunlarıyla, hatta torunlarının torunlarıyla münasebet içinde olmayı ister ve ancak tabiatından kaynaklanan bu alâka ve münasebetlerin gereği yerine getirildiği zaman huzur bulur. Şimdilerde bir tüketim mevsimi halini alan anneler veya babalar gününde “dostlar alış-verişte görsün” kabilinden sözde arayıp sormalar ve sun’î tavırlar mutlu etmez insanı. Senede bir eline tutuşturulan bir demet çiçek sadece onun gönlündeki hasret ateşini alevlendirmeye yarar ve hicranını dindirmez. O, alâkaya, sevgiye ve içten bir tebessüme muhtaçtır; onun manevi ihtiyaçlarını yalnızca yeme, içme ve sıcak döşekte uyuma karşılamaz.
Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) de pek çok söz, hal ve tavrıyla anne-baba hakkının gözetilmesi gerektiği üzerinde durmuş; anne-baba hakkına riayet etmemeyi şirkten sonra ikinci büyük günah olarak saymıştır. Anne-babasına hürmette kusur edenin, Hakk’a karşı gelmiş ve kendisine yazık etmiş olacağını belirtmiştir.

Hadis kitaplarında Fahr-i Kâinat Efendimiz’e biat etmek için gelen birinden bahsedilir. Ashab-ı Kiram’ın altın halkasına girmekle şereflenen o sahabi, en kutlu elleri tutar ve “Sana biata koştum ama annem babam arkada hicranla ağlıyorlardı” der. Şefkat Peygamberi (sallallahu aleyhi ve sellem), hemen ellerini geri çeker, memnuniyetsizliği mübarek yüzlerine yansımıştır. O kişiye şöyle seslenir: “Dön anne-babana, dön de ağlattığın gibi güldür onları.”


Süleyman Sargın

Yazı kategorisi: Yazılarım | Etiketler: | » yorum bırak;

Seven, sevdiğinin yolunda olur

Yazan: gulayozturk Kasım 12, 2009

İnsanın, inanmak, sevmek, korkmak, kalbindedir. İtikad eden, yani iman eden ve kafir olan, kalbdir. Kalbi temiz olan, İslamiyet’e uyar, kötü olan ise İslamiyet’ten uzaklaşır. Güzel, iyi ahlakın ve kötü huyların yeri kalbdir. Kalb, yürekte bulunan bir kuvvettir ki, buna gönül denir. Bedendeki bütün organlar, kalbin emrindedir.

Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: Yazılarım | Etiketler: | » yorum bırak;

İnsan Allahtan Utanmayınca

Yazan: gulayozturk Kasım 12, 2009

BİRİNİ edebe davet ettiğimizde “Allah’tan utan” deriz. Din literatüründe bunun adı “hayá”dır. Aslında hayá, “dirilik” anlamını da taşır. Hayálı insan, kalbi diri insan demektir. Kalbi ölmemiş, nefsini Allah’ın, insanların ve kendisinin yanında “rezil” etmemiş insan demektir. Hayá budur işte.

Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: Yazılarım | » yorum bırak;

EVLILIGIN GÜL BAHCESI‏

Yazan: gulayozturk Kasım 12, 2009

Bir gün köye gitmiştim. Orada bir anaç tavuğun etrafında on tane kadar civciv vardı. İlgimi çekti, bir kenarda uzun uzun izledim onları. Bir ara gökte bir karga belirdi. Anaç tavuk garip bir ses çıkardı. Hemen civcivler koşarak annelerinin altına sığındı. Karga uzaklaşınca, farklı bir sesle civcivlere seslendi, civcivler de dağılıverdi. Sonra anaç tavuk yeri eşelemeye başladı, yenilecek bir şey bulmuş olmalı ki, daha farklı bir sesle yavrularını başına topladı. Herhalde her bir sesin farklı bir anlamı vardı. Çünkü civcivler ahenkle o şefkatli seslerin ritmine uyuyorlardı. Onlar o halleriyle o kadar şirinlerdi ki, birini alıp seveyim dedim. Biraz yaklaştım. Anneleri yine garip bir ses çıkardı ve bana şiddetle saldırdı. Ben de korkup kaçtım. “Şefkat, tavuğu aslana saldırtır, onu kahraman eder” derler, demek doğruymuş dedim. Evet, ne güzel bir aileydi! Doğrusu imrendim onların o hâline. Bir yanda saf bir şefkat, diğer yanda tam bir mutluluk…

Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: Yazılarım | Etiketler: | » yorum bırak;

Mutluluğun yolu; iman

Yazan: gulayozturk Kasım 7, 2009

Herkes mutlu olmak istiyor, hayatında her şeyin yolunda ve iyi gitmesini
istiyor. Aslında mutlu olmak insanın kendi elinde… İçinde yaşadığı olumsuz
şartlara rağmen insan mutlu olabilir. Peki nasıl mutlu olur insan? Nerede
bulur mutluluğu?

Bakın çağımızın manevi sahibi Bediüzzaman Said Nursi tüm
bunalımların (ümitsizlik, korku, kaygıları, şüphe, evham.. vb.) sebebi
olarak “iman zayıflığı”nı söylüyor. Allah’a iman etmedeki yetersizlik ve
eksiklik, manevi buhranların başlıca sebebi olarak karşımıza çıkıyor.
Bediüzzaman, hastalığın teşhisini koyduğu gibi, reçetesini de sunuyor
insanlığa…

Örneğin diyor ki;
“Hayatın zevkini ve lezzetini isterseniz, hayatınızı iman ile
ziynetlendiriniz, farzları işlemekle günahlardan muhafaza ediniz.”
İman, mutluluğun gerçek sahibiyle kurulan bir rabıta. Allah’a iman, manevi
hastalıkların en temel ilacını sunuyor biz insanlara. İman bir anahtar
oluyor ve kainatın kapılarını açıyor insana.
Sultan oluyor insan. Korkularından emin oluyor. Dünya yükünün altında
ezilmiyor insan. Çünkü biliyor Allah, kulunun sesini duyuyor. İhtiyacını
gideriyor, en zor anlarında ona sabır ihsan ediyor. İnsanın en acı zamanı
herhalde sevdiği bir insanın ölmesidir. O zor anlarda bile Allah kuluna
dayanma gücü veriyor.

İnsan biliyor; “Bu hayat sonsuz değil. Sevdiğimiz bize
Allah’ın bir emaneti. Allah bu emanetini bizden alıyor. Onunla inşallah
ahirette birbirine kavuşacak.”
Hem insan biliyor ki bu dünyada çektiği sıkıntılar onun öbür dünyada
şahitleri. Şahitler olmadan dava kazanılır mı?

İnsan sıkıntılarına,
hastalıklarına sabrederse mükafatı çok büyük oluyor. En önemli nokta da bu
sıkıntılar bittikten sonra insanın hayatında daha keyifli günler
başlayabiliyor.
Mutlu bir hayat için kişi öncelikle kendisiyle dost olmalı ve kendini
tanımalı.
Yaptığı hatalar için kendini tüketmek yerine, bu hatalarından ders almalı.
Her hatayı, kendini başarıya iyiye götüren bir tecrübe olarak görmeli.
Gün içinde kendine az bir zaman da olsa ayırmalı.
Ev hanımı bile olsa kendinin hoşlandığı faaliyetlere katılmalı,
arkadaşlarıyla sıkça görüşmeli.
Birisi sizi kırdığında bunu içinizde biriktirmeyin, anında duygularınızı
söyleyin.
Hayatınızın her anında olumlu düşünmeye çalışın. Unutmayın, “Güzel gören
güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.”
Allah’a emanet olunuz.

Yazı kategorisi: Yazılarım | Etiketler: | » yorum bırak;