İslam Huzur Dinidir

İslamı sonradan bulup mutluluğa eren bir yürekten; İslam

Mesajlar Etiketlendi ‘ibadet’

Namazda Huzur-u Kalp

Yazan: gulayozturk Ekim 22, 2008

              

Yapılan ibadetler özelliklede kılınan günlük namazlar kalben ve bedenen tam bir teslimiyet ve yöneliş ile yapılmalıdır, aksi takdirde rahmet konusu olmayacağı, kabullük derecesinden düşeceği ve namaz kılanın Allah’ın lütfüne mazhar olmayacağı ehlibeyt hadisleri vasıtasıyla bizlere bildirilmiştir.
İbadetlerin iki temeli, iki esası bulunmaktadır, birincisi ihlâs ve ikincisi de huzur-u kalptir. Bunlar ne kadar mükemmel olursa ondaki üfürülmüş ruh o kadar temiz, saadet o kadar çok, rabbe doğru ilerleyiş o kadar hızlı ve melekuti sureti de o kadar nurani olacaktır. Nitekim amellerin mükemmelliği niyet, ihlâs ve kalbe bağlıdır, dış görünüm o kadar da önemli değildir. Dıştan güzel namaz kılan fakat ruhen yaratana yönelmeyene yüce Allah nazar etmez ve namazı da semaları aşarak yükselmez. Örneğin insan suresinde Hz. Ali (a.s) ve temiz ehlibeytin övülmesiyle ilgili ayetlerin nazil olmasının nedeni bir lokma ekmek verdikleri için değildir, amelin batını, onların samimiyeti ve nurani ciheti nedeniyledir.
Öyleyse ey aziz! Sende nasıl bir namaz kıldığını düşün, birde ehlibeytin nasıl namaz kıldıklarını öğren, bu husustaki hadisleri oku, konu üzerinde biraz düşün ve şu sonuca var ki ibadetler, özelliklede namaz ebedi yaşantımızda mutlu olmamız için en önemli faktördür. Mükemmelin mayası, yeniden doğuşun hayat sermayesidir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
“Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar, namazlarında yanılgıdadırlar. Onlar gösteriş yapanlardır.” Maun süresi. Yine şöyle buyurmuştur: “Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir; Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler.” Muminun-1/2.
Namazda huşu içinde olmayan kişi iman ve kurtuluş ehli değildir, yüce Allah’ın hakkında “yazıklar olsun” dediği kimseye gerçekten yazıklar olsun. Allah Resulü’nden (s.a.a) şöyle bir rivayet nakledilmektedir: “Allah’a Onu görüyormuşçasına ibadet edin, siz onu görmeseniz de o sizi görmektedir.” Bu hadis kalbin hazır hale gelmesinin iki aşamasına işarete etmektedir: biri zatın veya isimlerin tecellisinde kalbin hazır olması, diğeri de ibadet edenin kendisini rububiyet makamında kalbinin hazır olması.
Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmaktadır: “Namaz vardır yarısı kabul edilir, namaz vardır üçte biri kabul edilir veya dörtte biri yahut onda biri kabul edilir. Namaz vardır paçavraya dönmüş elbise gibidir, bu namaz sahibinin suratına fırlatılır. Senin namazından, kalbinin hazır bulunduğu ve kabul ettiği miktardan başka bir neticesi yoktur.”

Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: İslami Yazılar | Etiketler: , , , , , | 10 Yorum »

BERAT KANDİLİMİZ MÜBAREK OLSUN

Yazan: gulayozturk Ağustos 15, 2008

             

Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde Berat Gecesinin feyiz ve bereketini çeşitli şekillerde nazara vermektedir.


“Şâban’ın 15. gecesi geldiğinde geceyi uyanık ibadetle, gündüzü de oruçlu olarak geçirin. O gece güneş battıktan sonra Allah rahmetiyle dünya semasına tecelli eder ve şöyle seslenir:
“İstiğfar eden yok mu, affedeyim ve bağışlayayım. “Rızık isteyen yok mu, hemen rızık vereyim.
“Başına bir musibet gelen yok mu, hemen sağlık ve afiyet vereyim.
“Böylece tan yerinin ağarmasına kadar bu şekilde devam eder.”s

Çünkü o gece İlâhi rahmet coşmuştur. Berat Gecesi beşer mukadderatının programı çizilirken insanlara verilen eşsiz bir fırsattır. Bu fırsatı değerlendirip günahlarını affettirebilen, gönlünden geçirdiklerini bütün samimiyetiyle Cenab-ı Hakka iletip isteklerini Ondan talep eden ve belalardan Ona sığınan bir insan ne kadar bahtiyardır. Buna karşılık, her tarafı kuşatan rahmet tecellisinden istifade edemeyen bir insan ne kadar bedbahttır.

Evet sevgili kardeşler..

bu mübarek gece çok tevbe edelim inşallah…

Ben pişmanım… diyebilmek….
Mükemmellik sadece Allah’a mahsus. Beşer ise şaşar.
Beşerin de hepsi bir değil. Bazısı bazen şaşar, bazısı daha çok.
Şaşmak, yani hata etmek, her şeyi mahveden, telafisi imkansız bir eksiklik
değil insan için, insan olmanın bir tabiatı.

Fakat normal olmayan, hoş görülemeyecek olan, hatada ısrarlı olmak. Şaşmayı,
hataya düşmeyi hal edinmek. Bir elbise gibi giyinmek. Beşer olma durumunu
zaaflarına, hatalarına kalkan edinmek.
İşte bu durum beşer olmaya yakışan, yaraşan bir hal değil. Zira hatada
ısrarla insanlık haysiyeti tehlikeye girer. Kişinin izzeti nefsi yaralanır,
şerefi düşer.

Oysa insan, şerefli yaratıldı. Ona şerefini Yaradanı verdi. Ona “eşref-i
mahlukat” dedi.
Bu durumda beşerin en önemli görevi, kendisine bahşedilen bu şerefi korumak
değil midir? Öyledir, öyle olmalıdır.

Hatalara rağmen “şerefli” kalmak çok mu zor? Değil elbette. Yolu öğretilmiş.
Tarihin en başından beri insanlığa rehber kılınmış kutlu elçiler tarafından.
Çok kolaymış meğer. Yolun aslı hataya pişman olmak imiş.
Pişman olmak sadece insana özgü. O halde çok insanî, tamamen insanî.
Önce hataları hata kabul etmek. Yakışmadığını, insanlık şerefiyle
uyuşmadığını idrak etmek.

Sonra yaptığına pişman olmak.
Sonra bir daha yapmamaya karar vermek, azmetmek…
Nihayet güzel bir dönüşle dönmek. Doğruya, doğru istikamete… Hep doğruya
gitmek, yani dosdoğru olmak…
İşte böyle bir pişmanlık, böyle bir dönüş, bu dört adımlık dönüş, kesin bir
dönüştür. Makbul bir dönüştür. Bu dönüşün adı “nasuh tövbesi”dir.
Böyle bir tövbe her şeyden önce Cenab -ı Mevlâmız’ın bize bir emri: “Ey
inananlar, tövbe-i nasuh ile Allah’a dönün…” (Tahrim,
Böyle bir tövbe, aynı zamanda o Yüce Elçi’nin bir müjdesi: “Günahlarına
tövbe eden kişi, hiç günah işlememiş gibidir.”

Evet işin sırrı pişmanlıkla tövbe imiş.
Meğer ne güzelmiş kalbin derinliklerinden kopup gelen şu sözler: “Ya Rabbi
ben pişmanım. Yapmış olduğum bütün günahlardan… Keşke yapmasaydım…”
Bu bir dönüş. Kendi özüne dönüş. Varoluş sebebine, asaletine… İnsanlığa…
Nice bin hatadan arınmaya…

Eğri- büğrüden dosdoğruya..
Bu dönüş çok ciddi bir dönüş. Hayatın dönüşü.
Bu dönüşe şahitler lazım.

Hatalar gizliydi, ama dönüşe şahitler lazım.
Onlar hazır, hep bu anı beklediler:
Müminler şahit. Ruhanîler şahit. Rabbanîler şahit. Melekler şahit. Allah
şahit…

Yazı kategorisi: Yazılarım | Etiketler: , , , , , , , | 2 Yorum »

KARANLIK MIDIR GECELERİNİZ?

Yazan: gulayozturk Haziran 30, 2008

            

Neden geceleri korkar insan? Neden ürperir? Gece, neden sadece karanlık demektir kimilerine göre: Uyku demektir ya da kötülük.

Neden harcanır geceler? Zamanın yararsız bir kısmı gibi çöpe atılır. Rabbimizin belirttiği gibi bir dinlenme vaktidir elbette. Ama keyifle geçirilecek, başından sonuna kadar yatılacak kadar da değersiz değildir.

Gece, Rahman’ın dünya göğüne tecelli ettiği saatleri taşır içinde. Her duanın kabul edildiği, tevbe edenlerin affedildiği anlardır o saatler.

Yüreği geceden daha kara olanlar, fırsat bilirler karanlığı, kötü emelleri için. Oysa gece masumdur. Yakarışları taşır bağrında, sessiz akan gözyaşlarına şahit olur. İçten yapılan dualara, istiğfarlara.

Karanlık sanmayın sakın geceleri. Aydınlıktır geceler. Aydan, yıldızlardan daha parlak, müminin yüreğinde ki nur aydınlatır onu.

Gece mümini sever, mümin geceyi. İbadeti neşedir gecenin. Ağlayarak secdelere kapanmanın hazzı yaşanır, karanlığın o kuytu yerlerinde. Birilerinin kötülüklerini karanlıklarda saklamasına inat, en halis, en temiz ibadetler saklanır insanlardan. Riyasız, gösterişsiz, mutmain ameller yapılır gecenin derinliklerinde.
 

Yazının devamını oku »

Yazı kategorisi: Diğer Konular | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , | 3 Yorum »

HER HALİMİZ İBADET OLABİLİR..

Yazan: gulayozturk Haziran 2, 2008

İbadet yalnız namaz,oruç ,zekat  gibi hareketlerden ibaret değildir..

Evet,bunlar dinin temelleri ve esaslarıdırlar..

Ancak,günlük işlerimizi,yiyip içmemizi ve hatta uykularımızı

Dahi ibadet hükmüne getirebiliriz..

Bunun yolu niyetten geçer ..

 

Peygamber efendimiz(sallallahu aleyhi ve selem),

“Ameller niyetlere göre değerlendirilir”buyurmaktadır..

Bediüzzaman da bu hakikate şöyle işaret ediyor..

“Niyet öyle bir hasiyete maliktir ki,adetleri,hareketleri ibadete

Çeviren pek acip bir iksir ve bir mayedir.Niyet,ölü ve meyyit olan haletleri ihya eden,canlı,hayatlı ibadetleri çeviren bir ruhtur.”

Sünnet-i seniyesi vasıtasıyla ,bütün adet ve hareketlerimizi

İbadet hükmüne getirebileceğimiz hususu Peygamberimiz

(sallallahu aleyhi ve selem)şöyle ifade etmişlerdir.

 

“Hanımının ağzına koymuş lokma dahil,Allah rızasını gaye

Edinerek yapmış olduğun bütün sadakaların (yardımların)

Mükafatı sana verilecektir.”” (Buhari)

Selam ve dua ile

Yazı kategorisi: Yazılarım | Etiketler: , , , , | 6 Yorum »

İnsan ibadeti niçin yapar ve bu ibadet ona ne kazandırır?

Yazan: gulayozturk Mayıs 26, 2008

İbadet: “Allah’a karşı kulluk vazifelerini yerine getirmek, Allah’ın emirlerine boyun eğmek”

“Kendi kusurunu, acz ve fakrını görüp kemal-i rububiyetin ve kudret-i samedaniyenin ve rahmet-i İlâhiyyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmek.” (Sözler)

İnsan tepeden tırnağa acz ile kaplı. Ne saçının ağarmasını durdurabiliyor, ne tırnağının uzamasını. Ve insan baştan ayağa ihtiyaç dolu. Saça muhtaç; o olmadı mı bir yanı noksan kalıyor. İnsan alına muhtaç; kaşa, göze, kirpiğe muhtaç. Dudağa, çeneye, gırtlağa muhtaç. Geçelim bütün bunları ve ayaklarımıza varalım. İnsan ayağa muhtaç; topuğa, parmağa, tırnağa muhtaç.

İnsan, hemen dudağının önündeki havadan, tâ cennete kadar her şeyin fakiri. Hiçbirine sahip değil. Mide yapmaktan âciz olduğu gibi meyvenin de fakiri. Göz yapmaktan âciz olduğu gibi Güneşin de fakiri.

İşte ibadet, insana aczini ve fakrını hatırlatan, kul olduğunu, başıboş olmadığını ders veren en ulvî vazife. İnsan bir taraftan kendi aczine ve fakrına bakar, sonra her şeyi onun için ve ona göre terbiye eden Rabbinin bu sonsuz ihsanlarına karşı nasıl şükredeceğini bilemez hâle gelir. Bu hâl onu el bağlamaya götürür, bel bükmeye götürür, yüz sürmeye götürür. Bunu yapmayan insan kendinin gâfilidir, kendinin cahilidir ve nefsini bilmediği için de Rabbinin gâfilidir.İşte insanı bu gafletten korumak ve kurtarmak üzere nazil olan bir İlâhî Ferman: “Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, takva mertebesine nâil olasınız.” (Bakara suresi, 21)

İnsan ibadeti niçin yapar ve bu ibadet ona ne kazandırır? Bu iki sorunun cevabı bu âyette şöyle veriliyor: “Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz.”

Âyetteki, ‘sizi ve sizden öncekileri yaratan’ ibaresi Rabbin sıfatıdır. Bu sıfatı bir an için düşünmediğimizde, âyet-i kerime, “Rabbinize ibadet ediniz.” şeklinde karşımıza çıkar. Demek ki ibadetin sebebi, Rabbimizin bizi terbiye etmiş olması. Rabbe, ibadet edilir. Bu kutsi vazifeyi idrak edebilelim diye Allah, vicdanımıza bazı işaretler koymuş. Babamıza itaat etmeyi vicdanî bir görev sayıyoruz. Niçin? Babamız olduğu için. Annemize isyandan sakınıyoruz. Niçin? Annemiz olduğu için. İşte âyet-i kerime bizim vicdanımıza hitab ediyor: “Rabbinize ibadet edin” diye emrediyor. Çünkü o sizi terbiye etmiştir. Babanızın yediği gıdayı beyaz kan hâline o getirmiş, sizi ana rahminde bir nutfe olarak rahim duvarına o yapıştırmış ve oradaki dokuz aylık terbiyenizi safha safha hep o icra etmiştir. Şimdi ise bir başka rahimdesiniz: Kâinat… Burada da sizi terbiye eden, besleyen, büyüten, yedirip içiren ancak O’dur.

Allah Rabdir ve her şeyi O terbiye etmiştir. İnsan ise abddir, kuldur; her şeyiyle Allah’ın terbiyesinden geçmiştir. Elimizi tutmaya, ayaklarımızı yürümeye, ciğerimizi solunuma, midemizi sindirime, aklımızı anlamaya elverişli tarzda terbiye eden Allah’tır. Öyle ise biz Rabbimizin bu rakamlara sığmaz terbiye tecellilerine karşı edebimizi takınmak mecburiyetindeyiz.

Rabbimize karşı edepli olmak… Nefsimize takılan ve etrafımızı çepeçevre kuşatan bu kadar ihsana karşı O’na gereği gibi şükredememenin mahcubiyetini ruhumuzun tâ derinliklerinde hissederek.

İşte Rabbine karşı şükür borcunu böylesine hisseden, idrak eden insan Kur’an’ın “Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin”, “Namazı ikame edin”, “Ramazan ayında oruç tutun” gibi emirlerini dinleyince aradığını bulmanın huzuruna erer.

İbadet için, “abd ile mâbud arasında en yüksek ve lâtif nispet ancak ibadettir”(İşârât-ül İ’caz) buyruluyor. Yâni, insan ibadet sayesinde, “Ben Allah’ın kuluyum, O’nun mahlûkuyum, bu dünyada O’nun misafiriyim ve öldükten sonra da, inşallah, O’nun saadet yurdu olan Cennete gideceğim” diyebiliyor.

Günlük hayatında bütün işlerini kul olmanın şuuruyla hep helâl dairesinde geçiren insan, belli vakitlerde Rabbinin huzurunda el bağlıyor. O’na yine O’nun emrettiği biçimde ibadetini takdim ediyor. Bu onun, Rabbine karşı bir kulluk vazifesidir, bir şükür borcudur.

Âcizliğini, fakirliğini ve zilletini tam hisseden bir insanın kalbi Rabbine karşı derin bir mahcubiyetle dolar. Bu iç burukluğuna “inkisar” deniliyor. Ve İmam-ı Rabbani Hazretleri “İbadet, aaaellül ve inkisardan ibarettir” buyurarak bu hâli ibadetin temeli, esası sayıyor.

“Niçin ibadet ediyoruz?” sorusu, beraberinde iki soruyu birlikte getiriyor. Daha doğrusu, bu sorunun içinde iki soru saklı:
– İbadet etmemizin sebebi, illeti nedir?
– İbadet etmemizin hikmeti, faydası nedir?

Bazıları bu soruyu sadece ikinci mânâyı kastederek sorarlar. Birinci ve en önemli noktayı unuturlar. Bunun neticesi olarak hikmet sahasında kendilerince birtakım faydalar sıralar ve bu faydaların başka yollarla da elde edilebileceğini ileri sürerek, ibadeti reddedici bir tavra girerler.

İllet denilince ibadet yapmamızı gerekli kılan sebebi kastederiz. Hikmetten ise yaptığımız ibadetten hâsıl olan faydayı anlarız. Dünya işlerinden bir misal: Anadolu’dan İstanbul’a gelmekte olan bir tüccarın bu seyahatinin illeti “ticaret”tir. Hikmeti ise daha çok zengin olmak ve dünya nimetlerinden daha fazla istifade etmek… Buna göre söz konusu şahsa, “İstanbul’a niçin gidiyorsun?” desek, “zengin olmaya” diye cevap vermez. Bu, hikmete ait bir cevaptır ve yerinde değildir. Sorumuzun cevabı “ticaret yapmaya” şeklinde gelmelidir. Böyle bir cevap illete aittir ve isabetlidir.

O halde, “Niçin ibadet ediyorsun?” şeklindeki bir sorunun cevabı da “Rabbim emrettiği için” şeklinde olacaktır. Bu emri tutmanın pek çok da faydası vardır; gerek dünyada, gerek âhirette. Ama ibadet bu faydalar için yapılmaz. Bunlar meselenin hikmet yönüdür.

Abdin işi ibadettir; emir dinlemek, yasaklardan sakınmaktır. Kula kulluk yaraşır. İbadetini bu şuurla yapan bir kuluna, Rabbinin yapacağı ihsanlar, ikramlar ve Cennette vereceği dereceler ibadetin hikmet yönüdür.

İslâm’ın her emri ve yasağı bu hakikatten haber veriyor. Bunlardan sadece birkaç misâl: Meselâ oruç tutmanın tıp yönünden birçok faydaları var. Bütün bu faydalar orucun hikmet yönü. “Oruç niçin tutulur?” sorusunun cevabı, sanıldığı gibi bu faydalar değildir. Oruç, Allah’ın bir emri olduğu için tutulur. Bu ibadetin belli bir ayı vardır: Ramazan. Ramazan dışında on ay nafile oruç tutsanız da Ramazan’da tutmasanız bu ibadeti yerine getirmiş olmazsınız. Eğer mesele sadece orucun hikmet yönü, yâni faydaları olsa bu ikinci halde fayda on katına çıkmıştır, ama farz olan oruç hâlâ tutulmamıştır.

Yine orucun belli bir başlama ve bitiş vakti vardır. Orucunuza imsakten hemen sonra başlasanız da, iftarınızı yatsıdan birkaç saat sonra yapsanız orucunuz makbul olmaz. Daha fazla bir süre aç kalmışsınızdır, ama oruç tutmamışsınızdır. Hikmet fazlasıyla tamam olsa bile, illet kaybolduğundan ibadetiniz makbul sayılmaz.

Oruç tıbbî faydaları için tutulmadığı gibi, içki içmek de tıbbî zararları için haram değildir. “Niçin içki içmiyorsun?” sorusunun cevabı, “Allah yasakladığı için” şeklinde verilecektir. Ve ancak bu takdirde içki içmemek ibadet olur, takva olur ve insanı Rabbine yaklaştırır. İçki içmemekte esas olan, bedenini ve aklını korumak değil, bir İlâhî yasaktan kaçınmaktır. İllet budur; diğerleri ise içki içmemenin hikmetleridir, faydalarıdır.

Bilirsiniz, kendi kendine ölen yahut darbe ile öldürülen bir koyunun etini yemek haramdır. Bu noktada birtakım tıbbî veya biyolojik izahlar getirilebilir. Bütün bunlar, meselenin hikmet yönüdür. Bunlar sayılıp dökülürken şu husus unutulur: “Pekâlâ, Allah’tan başkasının ismiyle kesilen bir hayvanı yemek niçin haramdır?”
Bu soruya ne cevap verilecektir? Kesilmekse kesilmiş, kan akmaksa akmıştır. Demek ki işin esası, hayvan kesmenin tıbbî faydaları değil. Esas olan, insanın kulluk şuurundan ayrılmaması, Allah namına hareket etmesi. Keserken O’nun ismiyle kesmesi, yiyip içerken O’nun ismiyle başlaması, giyinip kuşanırken de yine O’nun kulu olduğunu unutmaması. O’nun emir ve yasaklarını daima göz önünde tutması…

Sözün özü: Rahman ve Rahîm Rabbimizin bütün emirlerinde bizim için nice faydalar var. Ama, biz ibadetimizi bu faydalar için değil, O’nun emrini gözeterek ve rızasını umarak yapıyoruz.

Bu inceliği sezemeyen yahut görmezlikten gelenler, yanlış değerlendirmelerle kendilerine ibadet kapısını kapar ve büyük bir zarara düşerler ..

Yazı kategorisi: İslami Yazılar | Etiketler: , , , , , , | 3 Yorum »