Yüce Rabbimizin bir ismi de “es-Sabûr” değil midir?

Sabretmek, zillete razı olmak, haksız tecavüzlere, insan haysiyetine gölge düşürecek saldırılara katlanmak ve bunlara ses çıkarmamak anlamına gelmez. Çünkü meşru olmayan şeylere karşı sabretmek caiz değildir. Bunlara karşı içten elem duymak ve bunlarla mücadele etmek gerekir. İnsanın kendi gücü ve iradesiyle üstesinden gelebileceği kötülüklere katlanması ya da karşılayabileceği ihtiyaçları karşısında gevşemesi sabır değil, acizlik ve tembelliktir.

Sabır, bazı tembel kişileri kamufle eden bir kavram gibi gözükse de, aslında cesaretin zaruri bir unsurudur. Çünkü sabırda itidal muhafaza edilerek kolayca vazgeçmeme ve tahammül gösterebilme vardır. Her türlü zorluğun merkezinde kişinin davasının bayraktarlığını yapmakta sebat etmesi için gerekli gücü sağlayan sabır erdemiyle donanmadan hiç cesur olunabilir mi?


İmanın bir meyvesi

Sabır, şeytanın, gizli veya aşikâr herhangi bir düşmanımızın bitmek bilmeyen taarruzları karşısında gerçek inançta, ibadette, zikirde ve samimi düşüncelerimizde sebat etmek yolunda gösterdiğimiz bükülemez bir kararlılıktır. Bu kararlılık, Allah’a imanın esaslı bir cephesini yansıtır niteliktedir. Sabretmek hem imanın bir meyvesidir hem de insan sabrettikçe imanını kemâle erdirebilir. Çünkü bizler, Kâf Suresi’nin 39. ayetinde geçtiği üzere, başkalarının bizi rahatsız eden sözlerine karşı, güneş doğmadan ve batmadan önce Rabbimizi övgüyle anarak sabrımızı güçlendiririz.

Kendimize sabrı sürekli telkin etmemiz de belki yeterli olmayabilir; işte bu noktada Rabbimizin, “Sabah akşam, rızasını isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber ol; yani onlarla beraber bulunmağa candan sabret.” (Kehf, 28) emriyle karşılaşırız. Sabrı ve şükrü, evrâdı ezkârı yapıp kanaat mülkünün hazinesi haline gelen Dertli Baba gibilerin etrafında toplanmanın ve bir cemaat halinde yaşamanın bir sebebi de bu ilahî emir olsa gerektir.

“Kanaat mülkünün hazinesiyim Devleti taatım saburen şükür
Tüm yaratılmışların pür günahıyem Evrâdı ezkârım saburen şükür.” (Dertli Baba)

Kimi kime şikayet?

Yüce Rabbimizin bir ismi de “es-Sabûr” değil midir? O sabrın sahibidir; takdirinin tecellisini sabırla bekleyendir. Aynı zamanda O, dilediğine de sabırla bekleme gücü verendir. Kullarına sabretme gücünü Allah veriyorsa, sabreden insan Allah ile birlikte değil midir? (Bakara, 153). Bu durumda Rüveym’in “Sabır, şikayeti bırakmaktır.” ifadesi ne kadar da doğrudur!

Öyleyse bizler, kimden veya hangi hallerimizden kime şikâyet ediyoruz ki! İmam-ı Gazalî rh.a., insanın acıya sabredip uğradığı felaketi gizlemesini ve bunu kimseye şikayet etmemesini, kişinin Allah’ı çok iyi tanımış olmasına bağlamaktadır.

Üç sabır

Sabredilen şey bakımından sabır üç çeşittir:

• Allah için yapılan ibadetlere karşı sabır,

• Günah işlememeye sabır,

• Allah’ın bizler için birer imtihanı olan üzücü olaylara karşı sabır.

İlk ikisi, kulun kendi iradesi ile yapacağı işlerle ilgili sabırdır. Üçüncüsü ise kendi iradesi ve eylemi dışındaki olaylara sabırdır.

Bazı sıkıntılar vardır ki, kulun irade ve gücünü fazlasıyla aşar. Böyle felaketler başa geldiği zaman, aşırı duygusal tepkilere kapılmadan ve şikayet etmeden ilahî takdire razı olup sabretmek, müminlerin en temel özelliklerinden biridir. Yüce Allah’ın, Kur’an-ı Kerim’de kullarına emrettiği sabr-ı cemili (Yusuf, 18), Rasulullah s.a.v., şikayet edilmeyen sabır şeklinde açıklamışlardır.

Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz, “Sabır ve tahammül gösteren kimseyi Cenab-ı Hak sabırlı kılar. Sabırdan daha hayırlı ve geniş bir nimet hiç bir kimseye verilmemiştir” (Tirmizî) buyurmuştur. Bundan dolayı sabır, her faziletin üstünde bir değer taşımaktadır. Çünkü Rabbimizin korku, açlık, mallarımızdan, canlarımızdan ve ürünlerimizden eksiltmek gibi şeylerle bizi denemesine karşılık sabredebilmemiz, bizler için aynı zamanda başlı başına ilahî bir müjdedir. (Bakara, 155)

Metanet ve bekleyiş

Sabır, kapıyı çalmak değil, beklemesini bilmektir. Sabır, metanet ve bekleyiş; birbirini bütünleyen üç kelime! Allah’ın kendisine sabır lütfettiği bir insan, hoşlanmadığı herhangi bir şeye Allah’ın çokça hayır koymuş olabileceğini (Nisa, 19) düşünür ve sonucunu metanetle beklemeye koyulur.

Sehl Tüsterî k.s. Hazretleri’nin söylediğine göre, sabır iki çeşittir. Biri günaha girmemeye karşı sabırdır ki, bunu yapabilen kişi mücahittir. Diğeri de ibadet etmeye karşı sabırdır ki, bunu yapabilen de âbid yani ibadet edendir. Hem günah işlememeye, hem de ibadete sabreden kimseye Cenab-ı Allah, kazasına rıza yeteneği verir. Rızanın işareti, kalbin gelen kötülük ve iyilikleri itidal ve sükûnetle karşılamasıdır.

Ebu Ali ed-Dakkak k.s. Hazretleri, “Sabır Allah’ın takdirine itiraz etmemektir.” demiştir. Fakat yakınmadan, başına gelen belayı sadece söylemiş olmak sabra aykırı değildir. Yüce Allah “Ya Rabbi, bu dert bana dokundu!” (Enbiya, 88) diyerek derdini söyleyen Eyyüb Aleyhisselamı, “Gerçekten biz onu sabreden bir kul bulmuştuk. Ne güzel kuldu, o daima bize başvururdu.” (Sâd, 44) buyurarak övmüştür.

İlk şok anında

Mümin bir kulda görülmesi beklenen gerçek sabır, kendisini derinden sarsacak acı bir olayla karşılaştığı ilk zamandaki tutum ve davranışlarında gösterdiği sabrıdır; ruhundaki sarsıntının etkilerine karşı tahammüllüdür. Kalbe hücum eden ilk duygular sırasında, itidalli davranılır ve sebat edilirse işte bu makbul olan ve Allah’ın mükâfat vaad ettiği sabırdır. Kişi musibet sebebiyle sevaba mazhar olmaz, zira musibet kendi elinde değildir. Ancak kişi musibet karşısındaki metanet ve güzel sabrı sebebiyle sevap kazanır.

Hz. Enes r.a.’ın rivayet ettiğine göre, Rasulullah s.a.v. ölen çocuğu için ağlamakta olan bir kadına rastlamıştı:

– Allah’tan kork ve sabret, buyurdu.

Kadın ıstırabından kendisine hitap edenin kim olduğuna bile bakmadan:

– Benim başıma gelenden sana ne, dedi.

Rasulullah s.a.v. uzaklaşınca kadına, “Bu kişi Rasulullah idi!” dendi. Bunun üzerine kadın, çocuğun ölümü kadar da söylediği sözden dolayı utanıp üzüldü. Özür dilemek için doğruca Peygamber’in kapısına koştu, doğrudan huzuruna çıktı ve:

– Ey Allah’ın Rasulü, o yakışıksız sözü sizi tanımadan sarfettim; bağışlayın, dedi. Peygamberimiz ise:

– Makbul sabır, musibetle karşılaştığın ilk andakidir, diye buyurdu. (Buharî; Müslim; Tirmizî)

Meşhur alimlerimizden Kurtubî de sabır hakkında şunları söylemektedir: “Sabrın en makbulü, ilk şok (sadme) anındaki sabırdır. Nefse güç gelen, fakat sevabı çok olan sabır, musibet ateşinin hücum ettiği zamanda yapılan sabırdır. Zira bu, kalbin dayanıklılığını ve insanın sabır makamında durduğunu gösterir. Ama musibetin ateşi soğuduktan, ilk şoku geçtikten sonra herkes sabreder. Bundan dolayı akıllı insan, üç gün sonra ahmağın yapacağı işi, ilk andan itibaren yapmalıdır. (Kurtubî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’an)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: