Biz insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetiz.

Biz insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetiz. İyiliği emreder ve kötülüklerden sakındırırız. Bu, bizzat Allahu Teâlâ’nın bize yakıştırdığı bir vasıftır. İlk Müslümanların hayatları incelendiğinde, şunu çok açık görürüz; onlar gece abid gündüzleri ise her biri bir tebliğci, bir mürşit, bir yol gösterici idiler. Yani onların zikir ve ibadet anlayışları, ferdi kurtuluşa yönelik değildi.

Tam tersine, onlar yaşadıkları toplumun bütün ahvalinin İslâm’a göre şekillenmesi için uğraşırlardı. Onlar, gece Allah’ı sessizce zikreder, seher vakti gözyaşı dökerlerdi. Fakat sabah olduğunda, kimi cepheye savaşa gider, kimi toplumu dolaşır, insanları Allah’ın emir ve yasakları doğrultusunda uyarırlardı. İslâm’ın, toplumun derinliklerine nüfuz etmesi için çaba gösterirlerdi.


Dikkat edecek olursanız, Peygamberimizin vefatında, yaklaşık yüz on bin sahabe yaşıyordu. Bu sahabelerden ancak on bini Haremeyn topraklarında vefat etti. Geri kalanı, yeryüzünün çok değişik bölgelerinde ya şehit oldular ya da açlıkla ve değişik sıkıntılarla pençeleşerek vefat ettiler. Ebu Zerril Gaffari, Rebeze çölünde kefensiz kaldı; Eba Eyyub el-Ensarî İstanbul surlarının önüne defnedildi. Kimisi İspanya topraklarında, kimi Kafkaslarda, kimi doğu Türkistan’da, kimi Anadolu’da düştüler toprağa…

Yani, buradan şunu anlamamız gerekiyor; Allah’ın rızasını kazanmak, sadece zikir çekerek, dualar okuyarak olmuyor. Her Müslüman kendi yaşadığı coğrafyada olup bitenlerden sorumludur. Bu sorumluluklarını yerine getirmesi için de olup bitenlerden haberdar olması lâzım. Emri bil maruf ve nehyi anil münker farziyetini yerine getirebilmesi için bu duyarlılık şarttır. Bu, namaz gibi oruç gibi farzdır. Ayrıca, su gibi ekmek gibi de lâzımdır. Eğer bu ameliye ertelenirse Müslümanlar zillete düşerler ve Allah’ın şer kulları onlara musallat olur.

Allah’ın, iyiliği emretmek ve kötülüklerden sakındırmak emri, İslâm inancına göre Müslümanın kulluğunun ana direğidir. Bütün faziletler bu emrin içeriğinde gizlenmiştir. Nedense tarih boyunca yazılan bazı kitaplar ve bazı sınıflandırmalar neticesinde, Allah’ın yoğun bir şekilde emrettiği bu görev ertelenmiş ve unutturulmuştur.

Esasında hepimiz bir gemideyiz ve bu gemide yaşayanlar olarak birbirimize karşı sorumluluklarımız var. Bakınız, Resulü Ekrem Efendimiz nasıl tasvir ediyor bu durumu. “Allah’ın çizmiş olduğu hududa riayet edenler ve etmeyenler, aynen bir gemideki kavme benzerler. Gemideki yerlerini kura ile paylaşmışlardır. Bir kısmı güverteye bir kısmı da alt kata yerleşmiştir. Alt katta bulunanlar su almak istedikleri zaman, güvertede bulunanları rahatsız ediyorlardı. Kendilerince şöyle düşündüler; hissemize düşen yerden bir delik açsak da üstümüzdekileri rahatsız etmesek nasıl olur acaba?… Şimdi, güvertede bulunanlar bunları arzularıyla baş başa bırakacak olurlarsa, hepside helak olur giderler… Şayet onların bu hareketlerine mani olursak hem kendileri hem de onlar birlikte kurtulurlar.”

Mahallemizdeki bir kız çocuğu, ayağına geçirdiği daracık pantolonuyla, saçlarına verdiği envai çeşit şekillerle ve üzerine sürdüğü güzel kokularla, sokakta uygunsuz bir şekilde yürüdüğünde belki de şöyle düşünüyordur. “Ben neyim ki? Bu koskoca cemiyeti ben mi bozacakmışım! Ben denizde bir damlayım. Hem ben istediğimi yapma özgürlüğüne de sahibim kim karışabilir ki!”

Evet, kendi açısından baktığında, belki haklı görünüyor ama eğer sorumluluk sahibi birileri bu çocuğun elinden tutmazsa bu çocuk, cemiyet gemisinde kendi payına düşen yerden bir delik açacaktır. Ve bunun sonucunda da ileride su alması neticesinde, o cemiyet gemisindeki herkes helak olacaktır.

Mahallemizdeki bakkal, kasap, fırın, market, berber, güzellik salonları, sinema salonları, tiyatro, okul, camii, hastane, üniversite ve hayatın kaim olduğu bütün meslek kuruluşları ve tüm cemiyet üyesi insanlar, birbirlerine karşı sorumludurlar. Ancak herkes üzerine düşen sorumluluğu yerine getirdiğinde toplum ıslah olacaktır.
 
Sahabei Kiram, Resuli Ekrem Efendimizle beraber yaşarlardı. Onun en küçük bir mimik hareketinin bile hikmetini araştırırlardı. Yani onlar, bizden daha iyi İslâm’ı biliyor ve yaşıyorlardı. Onların İslâm anlayışına göre bu durum yanlıştır.
“Emri bil maruf ve nehyi anil münker” nedir? İlk önce buna küçük bir izahat getirelim ve daha sonra Allah Teâlâ’nın Kur’anı Kerim’de ve Resulüllahın sünnetinde ne kadar ehemmiyetle zikredildiğini görelim.
“Maruf”, güzelliği akıl ve nakille bilinen her fiilin adıdır. Zıddı ise “münker”dir. Maruf; şeriatin güzel görüp emrettikleri manasına da gelmektedir.
Kur’anı Kerim, güzel olan şeyleri “maruf” olarak tavsif etmektedir. “Emri bilmaruf” ise iyiliğin ve güzelliğin emredilmesi manasındadır. Yine insanlar arasında cehalet ve sapıklık sebebiyle var olmuş bir takım adetler de münkerdir.
“Emri bil maruf ve nehyi anil münker” de izzet vardır. Terkinde de zillet vardır. Müslümanlar her sabah evlerinden çıktıklarında şöyle düşünmeleri lazımdır: “Bu toplum benim toplumum, bu insanlar benim insanlarım. Birileri onların ifsadı için uzun zaman çalışmış ve biz de farkına varmadan toplumumuzu kaybetmişiz. Şimdi tekrar onları kazanmamız için benim daha fazla çalışmam lazım.”
Evet, eğer bu şuura sahip olursak, Allah da bize yardım eder ve belki de bir gün gelir, ifsada uğramış bozulmuş bu cemiyet gemimizi saadet sahiline ulaştırırız.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: