Son yolculuk

İSTER HOŞUMUZA GİTSİN, ister gitmesin, ister mertçe yüzleşelim, ister yüzümüzü buruşturup başka tarafa baka­lım, hiçbir kimsenin çare bulamadığı, güçlü diktatörlerin baş edemediği, hiçbir ilmin üstesinden gelemediği, hiçbir deha ve zekanın alt edemediği güçlü bir gerçek var: ölüm.

 

Yapabileceğimiz tek şey, “Ölüm ne demektir? Gerçeği nedir?” bunun cevabını bulmak ve gereğini yapmaktır.

Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerimde şöyle buyuruyor: “Her nefis ölümü tadacaktır” (Al-i İmran Sûresi, 185), “De ki: Kaç­tığınız ölüm mutlaka gelip sizi bulacaktır. Sonra da görünür ve görünmez âlemleri hakkıyla bilen Allah’a döndürülecek­siniz; O size yaptıklarınızı haber verecektir.” (Cuma Sûresi, 8

 

Peygamber Efendimiz (a.s.m.) de “Lezzetleri yok eden ölümü çokça zikrediniz” buyuruyor.

Sultanü’ş-şuara Necip Fazıl Kısakürek:

  

“Bilmem kaçı kaç geçe,

 

Bilmem kaça kaç kala,

  

Ya erkence, ya geççe,

Birden gelir hoppala “

 

diyerek, hiç ummadığımız bir zamanda ölüm gerçeği ile karşılaşabileceğimizi ifade ediyor. Başka bir şair de şöyle diyor:

  

Kısmetindir gezdirir yer yer seni,

  

Çaresi yok sonunda yer yer seni.

 

 Onun için onun adı oldu yer,

 

Yer, insanı kendi besler, kendi yer.

 

Gerçekten de bizler yerde yetişen veya yerden elde edilen çeşit çeşit gıdalarla besleniyor, hayat sürüyoruz. Zamanı ge­lince, aynı yer, bizleri bir lokmada yutarak hazmediyor.

 

İşin gerçeği böyle olduğuna göre, bütün planlarımız bo­zulduğuna, bütün hayallerimiz yıkıldığına göre, ölümün varlığı hikmetini düşünmeye, anlamaya değmez mi?

 

Her şeyiyle mükemmel yaratılan, çok muhteşem bir dü­zen içinde idare edilen bu âlemde, meydana gelen ölüm ha­disesi, bir tesadüf, bir yıkım, bir yok oluş, bir kayboluş, bir çürüyüş, bir idam olamaz.

 

Böyle olması, kâinatı kuşatan hikmetler ve nizamlar sistemi ile bağdaşmaz.

Mevlânâ Celâleddin-i Rumî, ” Benim ölüm gecem, şeb’i arustur, yani düğün gecemdir” diyor. Ölüm mü’min için sevgiliye kavuşmadır, sonsuzluğa ermedir.

 

Öyle ise ölümün bizden istediğini anlamamız ve ona göre yaşamamız gerekir. Ölümün yüzüne mertçe bakmak, o ö-nemli güne gereği gibi hazırlanmak gerekir.

 

Aksi halde ölüm, bir yıkılış, kayboluş, hüsran ve ebedi ayrılık olur ve insana bu mânâda ıstırap verir..

Mevlânâ’yı böyle düşündüren ve ölümle ona mutluluk veren şey, İslâm’ın ölüme verdiği bakış açısıdır.

 

Ölüm bir terhistir, vazifeden bir paydostur. Ölüm, rahmet-i Rahmana kavuşmuş olan sevdiklerimize, dostlarımıza, ana babamıza, en önemlisi Yüce Peygamberimize kavuşma yolculuğudur. Ölüm büyük hesap âlemine, ebediyetlere göç etmektir.

 

Ölüm bize zulmedenlerden hakkımızı alacağımız, eğer biz zulmettik ise, hesabını vereceğimiz bir âleme gitmektir:

 

İşte bu inançtır ki bizi başkasına kötülük etmekten, baş­kalarını da bize zulmetmekten korur.

Madem ölüm öldürülemiyor, madem kabir kapısı kapatılamıyor, madem ona yasak konulamıyor, akıllı olan kimse, kendisini ölüme hazırlamalı değil midir?

 

 Abdülhamit Oruç
 

Reklamlar

One response to this post.

  1. Çok güzel paylaşımın için Allah razı olsun.Amin

    Cevapla

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: