Gıybetin kokusu vardı‏

1476376_686417384716397_1252532614_n
Ensar’dan Cabir b. Abdullah (r.a) anlatır: “Rasulullah’ın zamanında şiddetli (ve kötü kokulu) bir rüzgar esmişti. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v) ‘Münafıklar müminlerden bazılarını çekiştirdiler, bu yel onun için esti’ buyurdu.” Müzekki’n Nüfus adlı eserinde bu olaya değinen Eşrefoğlu Rumi o yelin şimdi de estiğini, hatta o zamankinden daha da şiddetli olduğunu, ama bunu halk tabakasının anlayamadığını belirtir. O kötü kokuyu ancak manevi olgunluğa erenlerin anlayabileceğini söyler ve bundan duydukları rahatsızlık nedeniyle alimlerin halktan uzaklaşıp, tenha köşelere çekildiklerini anlatır.

“Dedikodu edenlerin ağızlarından çıkan o pis kokuyu avam neden hissetmez?” sorusunu ise şöyle yanıtlar Eşrefoğlu: “Dedikodu halk arasında o kadar çoğalmıştır ki, halkın burnu artık bu kokuya alışmıştır. Debbağları (deri terbiye eden) ve kirişçileri (bağırsak işleyen kişi) görmez misiniz? Onların çalıştıkları yerdeki kokuya kimse tahammül edemez. Ama kendileri bunu hissetmez ve iğrenmezler. Çünkü gece gündüz o koku ile haşır neşirdirler. İşte dedikodu yapanlar da böyledirler.”

İyi ama yalan değil ki!

Günümüzde o kadar çok dedikodu yapıyoruz ki bırakın kokusunu almayı ya da rahatsızlık duymayı konuştuklarımızın dedikodu olduğunu bile bilmiyoruz çoğu zaman. Bir araya gelinmiş zamanlarda yahut sevdiklerimizle yaptığımız telefon konuşmalarında hep, o an orda olmayan kişiler etrafında dönüyor sohbet. İyi ama yalan değil ki, biz doğru olanı konuşuyoruz. İçine düştüğümüz bu yanlışlık konusunda Allah Rasulü (s.a.v) sözün, yalan olsa zaten gıybet değil iftira olacağını söylüyor. Hucurat suresinin 12. ayetinde ise “Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın” buyuran Rabbimiz gıybet etmememiz hususunda bizleri açıkça uyarıyor.

Gıybet açık bir günah olmasına ve içinde en az bir şahit barındırmasına rağmen, aslında son derece gizli. Hayatımızdaki varlığını itiraf edemediğimiz, başta kendimizden gizlediğimiz ya da çok uzaklarda olduğunu düşündüğümüz bir günah. Peki gerçekten de gıybet bizden uzak mı, yoksa bu konuda kendimizi mi kandırıyoruz? Allah Rasulü (s.a.v) gıybetin tanımını şöyle yapıyor “Birinizin kardeşini hoşlanmayacağı bir şeyle anmasıdır.”

Televizyondaki kitlesel gıybet

Televizyon kanallarının gözde(!) programları arasında yer alan magazin haberleri yahut da sabah kuşağını kuşatan kadın programları tam olarak Efendimiz’in gıybet tanımı çerçevesinde yer alıyor. Ünlü isimlerin birbirini çekiştirmesi yahut da sıradan insanların ailevi meselelerini dedikodu formatında tüm halkla paylaşma dürtüsü sonucu, gıybet iki-üç kişiyle sınırlı kalmayarak tüm halka mal oluyor. Böylece kitleselleşen her tutum gibi gıybet de zamanla normalleşerek hayatımızın içinde yer ediniyor. Oysa gıybet edilen ortamlarda bulunmakla ilgili olarak Hz. Ali (k.v) şöyle buyuruyor: “Gıybeti dinleyen kimse, gıybet eden gibidir.” Sonuç olarak ağzımızı bile açmadığımız halde, televizyon açık durduğu müddetçe biz de bu günaha ortak oluyoruz. Bu günahın bir parçası olmak istemiyorsak ne yapmalıyız?

“Gıybet edene sus diyene yüz şehit sevabı vardır” buyuran Seyyid Abdülhakim Arvasî (k.s) gıybet edilen ortamları düzeltmeye çalışmanın ne kadar büyük bir sevap olduğunu anlatıyor. Televizyondaki gıybete dur demenin yolu ise bu tarz programlara itibar etmemekten geçiyor. Ancak hayatımızdan gıybeti çıkarmak için sadece televizyon izlemememiz yetmez. Öncelikle kendi konuşmalarımıza dikkat etmeliyiz. Ayet ve hadiste belirtilen gıybet kapsamına giren sözlerden kaçınmalı ve bu tarz sohbetlere dahil olmamalıyız.

Sevaplarımız kime gidiyor?

Gıybetini yaptığımız kişilerden helallik almadığımız müddetçe onların günahlarını alıyor ve kendi sevaplarımızı da onlara veriyoruz. Gıybetin belki de en acı tarafı olan bu olay, sevmediğimiz insana karşı bizi daha aciz hale sokuyor. Abdullah b. Mübarek (k.s) “Gıybet etmem zaruri olsaydı annemi ve babamı gıybet ederdim. Çünkü sevaplarımı almaya onlar daha çok hak sahibidirler” der. Ağzımızdan çıkacak kelimeler için bir kez daha düşünelim. Sözünü ettiğimiz kişiler, sahip olduğumuz sevapları almayı hak eden insanlar mı gerçekten?

Dedikoducu yaftası yemeği bir tarafa bırakalım; ahiret günü sevap defterimiz açıldığında, dünyada yaptığımız iyiliklerin defterimizde yazılı olmadığını; çünkü bunların gıybetini ettiğimiz kişilerin defterlerine gittiğini görmek… Dahası gıybetini yaptıklarımız haklarını helal etmediği için cennete bir türlü varamamak… İnsan için son derece ibretlik olan bu tabloyu İmam Şarani (k.s) şu hadisle anlatır: “Kıyamet gününde bir insanın amel defteri açık olarak getirilir. Hak Teala’ya ‘Ey Rabbim benim çok güzel amellerim ve iyiliklerim vardır, bunlar benim sayfalarıma yazılmamıştır’ deyince, o kimseye şöyle denir: ‘Gıybet yaptığın için bu güzel amellerin, amel kitabından silinip çıkarılmıştır.”

Gıybet konusunda içine düştüğümüz bir diğer yanılgı da yaptığımız amellerin gıybet günahlarını telafi edeceği düşüncesidir. “Ben iyi bir insanım” ön kabulüyle yapılan bu yanlış ne yazık ki pek çoğumuzu içine alıyor. Bu hususta Aliyyü’l Havvas şöyle der: “Herhangi biriniz bir Müslümanın gıybetini yapıp da sonra kendi kendine ‘Benim öyle güzel amellerim var ki yaptığım gıybetin günahlarını bağışlatır’ demesin. Çünkü olabilir ki hakkında konuştuğu kimseye bütün amellerini kefaret olarak verir de yine onu ikna edemez.”
Şule AKYOL kaleme aldı

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: